10 Ocak’ın öteki yüzü

Her yılı olduğu gibi dünde gazeteciler günü vesilesiyle köşe yazımda bu konu üzerine yazı yazmak istedim ama bu güne erteledim. Düşüncem şuydu; kimler neler söyleyecek ve nasıl bir mesaj yayınlayacaklar. Bunları gördükten sonra yazayım dedim.

Gazeteciler Günü vesilesiyle birçok etkinlikler düzenlendi, ajanslar "basın özgürlüğü" ve "gazetecilik mesleğinin kutsallığı" üzerine inşa edilmiş süslü mesajlarla doldu. Siyasiler, holding sahipleri kutlama mesajı yayınladılar.

Ancak o vitrinin arkasında, mutfakta işler öyle görünmüyor.

Bugün; kalemini onuruyla oynatanların değil, o kalemi tutan ellere vurulan kelepçeleri ve dışarıya "hak-hukuk" dersi verip kendi çalışanının hakkını yok sayanların yarattığı adaletsizliği konuşma vakti.

Tarihin Tekerrürü: Sansürün Eski ve Yeni Yüzü

Aslında bugün yaşadıklarımız, tarihin tozlu raflarındaki baskı yöntemlerinin modern versiyonlarından ibaret. İnsanlık tarihi, gücü elinde bulunduranların hakikatten korkmasıyla yazılan bir sansür günlüğü gibidir.

Hatırlayalım; M.Ö. 213'te Çin İmparatoru ShiHuang Di, fikirler kendine engel olmasın diye bilim kitaplarını yaktırıp bilginleri canlı canlı toprağa gömdüğünde de amaç aynıydı.

Osmanlı’da II. Abdülhamid dönemi, sansürün en "titiz" halini gördü. "Burun", "yıldız", "hürriyet" gibi kelimeler yasaklandı. Ardından gelen Enver Paşa yönetimi, sansürü askeri bir disipline kavuşturdu. Sarıkamış’ta on binlerce evlat donarak can verirken, halk gazetelerde "zafer müjdeleri" okuyordu.

O gün kağıtlar fiziksel olarak sansürleniyordu, bugün ise dijital algoritmalar ve "erişim engelleri" ile hakikatin etrafına görünmez duvarlar örülüyor. Dün sansürlenen haberlerin yerini "beyaz boşluklarla" bırakan gazetelerin direnişi, bugün susturulan sosyal medya hesapları ve hapse atılan fikirlerle devam ediyor.

10 Ocak: Bir Direnişin Mirası

10 Ocak bir lütuf değil, direnişin adıdır. 1961 yılında dokuz büyük gazete patronu, çalışanların haklarını savunan yasaya karşı çıkıp gazeteleri kapattığında; gazeteciler boyun eğmeyip kendi imkanlarıyla "Basın" gazetesini çıkardılar. Bugün kutladığımız o ruh, patronun baskısına karşı gazetecinin onur mücadelesidir.

Madalyonun Öbür Yüzü: Patronajın Çıkmazı

Elbette çuvaldızı batırırken iğneyi de unutmamak gerekir. Bugün medya patronları da ateşten bir gömlek giymiş durumda. Kağıt fiyatlarının dövizle yarıştığı, reklam gelirlerinin dijital devlere aktığı ve basılı gazetenin can çekiştiği bir ekonomik iklimde kurumları ayakta tutmak bir mucizeye dönüşmüş durumda.

Sadece siyasi baskılarla değil, ağır vergi yükleri ve işletme maliyetleriyle de boğuşan gazete sahipleri, hayatta kalabilmek için bazen istemedikleri tavizler vermek zorunda kalıyorlar. Bir gazetenin kapısına kilit vurulması, onlarca gazetecinin işsiz kalması demek. Bu ekonomik cenderede patronların "yaşatma" mücadelesi de yadsınamaz bir gerçektir.

Ancak, ekonomik zorluklar asla bir "hak ihlali" gerekçesi olamaz. Bir gazete sahibi, başkalarının hukuksuzluğunu eleştirip kendi binasında sendikalaşmayı engelliyorsa, asgari ücretten dem vurup çalışanının fazla mesaisine el koyuyorsa burada büyük bir samimiyet sınavı var demektir. Patronlar, "hayatta kalma" mücadelesini çalışanıyla birlikte vermeli; faturayı en zayıf halka olan muhabire kesmemelidir.

Sonuç

Eğer bir medya kuruluşu, dışarıdaki haksızlığı manşet yaparken içerideki adaletsizliği görmezden geliyorsa, o kalem zaten baştan kırılmıştır. 10 Ocak; patronun mali zorluklarının anlaşıldığı, ancak gazetecinin emeğinin bu zorluklara kurban edilmediği bir denge günü olmalıdır.

Gerçeği yazanların ve yazanlara sahip çıkanların günü kutlu olsun.