Adaletinle bin yaşa Trump!

​Şunu kesinlikle belirtmem gerekiyor ki, ABD başkanı Trump’ın egemen bir devletin Venezüella başkanı Maduro’yu karısıyla birlikte ülkesinden kaçırması kesinlikle haydutluktur.

​Maduro, devletini kötü yönetiyor, halkına kötü davranıyor olabilir, bu Venezüella halkının bileceği bir iştir.

Venezüella halkı isterse demokrasi yoluyla, isterse darbe yolluyla onu bulunduğu makamdan indirebilir ama birleşmiş milletler ve evrensel, insan hakları kanunlarına göre başka bir devletin devlet başkanını alaşağı etme hakkını ona kimse vermez.

​Artık ne yazık ki günümüz dünyasında doğa kanunları hüküm sürüyor, ne Birleşmiş Milletleri ne de İnsan Haklarını dinleyen var. Emperyalist devletler, gücünün yettiğinin, gözüne kestirdiğinin pervasızlıkla gidip tepesine binebiliyor.

​Trump’un Maduro’ya yaptığı operasyon, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını, Çin devletinin ise, Tayvan işgalini meşrulaştıracaktır.

Bu gidişle hiçbir üniter devletin, devlet güvencesi kalmamıştır.

​Trump, küstah bir tavırla bundan sonra saldıracakları ülkelerin isimlerini açıklamaktan geri kalmıyor.

Hedefinde Venezüella’nın yanı sıra Küba, Meksika, Panama, gibi Lâtin Amerika ülkeleri olduğu gibi, diğer hedefinde Asya Kıtasında İran, Avrupa kıtasında ise buzulların altında bol miktarda Nadir Toprak Elementleri bulunan Danimarka’ya ait Grönland toprakları var.

***

Dünyada olup bitenler böyle devam ederken Türkiye, emperyalist tuzaklardan uzakta değil.

Bir taraftan Doğu Akdeniz’de Yunan, Rum, İsrail ittifakı oluşurken, Türkiye Mavi Vatan sisteminin dışına itilmeğe çalışılıyor.

Diğer yanda Suriye de ABD’nin bütçesinden 130 Milyon Dolar bütçe ayırarak İsrail ile birlikte desteklediği PKK/SDG, ayrı bir devletçik oluşturma çabasında.

​Büyük Türk dâhisi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilk yıllarında karşı karşıya savaştığı komşuları ile bile saldırmazlık paktları imzalamıştı.

İmzalanan saldırmazlık paktları, Türkiye’nin barışçı kimliğinin en güçlü kanıtıydı.

Bugün her zamankinden daha fazla aynı görüş ışığında yol almak zorundayız.

​Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, savaşın yıkıcı mirasından çıkmış bir ülkeyi barışın diliyle yeniden kurdu.

“Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, yalnızca bir ideal değil, somut bir diplomasi pratiği ile komşulara dostluk eli uzatılmasının hayata geçirilişinin öngörüsüydü.

​1925’te Bulgaristan’la, 1930’da Yunanistan’la, 1932’de Sovyetler’le ve 1937’de Ortadoğu ülkeleriyle imzalanan saldırmazlık paktları, genç Cumhuriyet’in güvenlik şemsiyesi oldu.

Bu anlaşmalar sayesinde Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesinde tarafsızlığını koruyabildi ve uluslararası saygınlığını pekiştirdi.

Bugün, küresel krizlerin ve bölgesel çatışmaların ortasında Atatürk’ün engin görüşü hâlâ yol gösterici.

Barış diplomasisi, kısa vadeli çıkarların ötesinde uzun vadeli istikrar sağlar.

Saldırmazlık paktları yalnızca askeri değil, kültürel ve ekonomik bağları da güçlendirir.

Atatürk’ün diplomasisi bize şunu hatırlatıyor: İçerde veya dışarıda güven olmadan işbirliği olmaz. Ve işbirliği olmadan barış mümkün değildir.

​25 Şubat 1955’te Sovyetler Birliği’nin yayılmacı ve Ortadoğu’da nüfuz kurma siyaseti sonucunda CENTO (Central Treaty Organization – Merkezi Antlaşma Teşkilatı), ilk adıyla Bağdat Paktı, Türkiye, Irak, İran, Pakistan ve Birleşik Krallık arasında kuruldu.

​CENTO aynı zamanda Türkiye’nin Soğuk Savaş’ta Batı blokuyla uyumlu güvenlik politikalarının bir parçasıydı.

Ancak bölgesel ülkelerin çıkar çatışmaları ve iç siyasi değişimler nedeniyle kalıcı olamadı.

​Venezüella olayından sonra Cumhur İttifakı liderleri, sık sık” iç Cephe’nin sağlam tutulmasını hatırlatma ihtiyacı duyuyorlar. İç cephenin sağlam tutulması için milletin devletine, devletin de milletine güven duyması lâzım.

Milli Düşünce Merkezi yazarı Prof.Dr. İskender Öksüz Hoca: “Demokrasi güvene, diktatörlük teröre dayanır. Muhalefetin kendisini öldürme, yok etme niyetinde olduğunu düşünen siyaset adamlarıyla ne demokrasisi?” diye soruyor.

​Demek oluyor ki, iç kaleyi sağlam tutmanın ilk şartı, Güven ve Demokrasiyi sisteminize oturtmanızdan geçiyor.

Memleket neredeyse kabak gibi ortadan ikiye ayrılmış.

Bir kısmına düşman hukuku, diğer kısmına yandaş hukuku uygulanıyor.

Öyle olunca da dünya ölçütlerine göre gerek demokrasi de, gerek güven bunalımında yerlerde sürünüyoruz.

​Gerçek demokrasi ile yönetilen ülkelerin hangisinde bizdeki kadar Belediye Başkanı, Milletvekili, Gazeteci ve siyasi görüşünden dolayı gençler içeride yatıyor?

Bunlar düşünen bir insan olarak sizlere de ağır gelmiyor mu?