İnsan bazen söyleyecek o kadar çok şeyi olur ki, kelimeler yetmez. İçinde birikenleri anlatmak ister ama nereden başlayacağını bilemez. Çünkü bazı duygular vardır; anlatıldığında eksilir, sustuğunda ise insanın içinde büyür.
Anlatamamak sadece susmak değildir. Bazen gözlerinin içine bakıp “Ben aslında çok kırıldım.” diyememektir. Bazen “Gitme.” demek isteyip gururuna yenilmektir.
İnsan en çok da kendisini anlatamadığında yorulur. Hele niyetin güzel, kalbin temizken yanlış anlaşılmak ağırdır. Bir süre sonra insan “Boş ver.” der, “Anlamazlar.” der ve susar.
Ama susmak her zaman unutmak değildir.
İnsan bazen sadece anlaşılmak ister. Uzun uzun konuşmasına gerek yoktur. Bir bakışından anlaşılsın, sesindeki titremeyi fark etsin, “İyiyim.” dediğinde gerçekten iyi olmadığını bilsin ister.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey bir nasihat değil, sadece anlaşılmaktır.
Bazen insan aynı şeyleri anlatmaktan, kendini savunmaktan yorulur. Sonra susar. Karşısındaki bunu kabulleniş zanneder.
Oysa insanın susması, haklı olduğundan değil; artık anlatacak gücü kalmadığındandır.
Bir noktadan sonra insan şunu anlar: Kendini anlatmak için çabaladığın insan seni anlamak istemiyorsa, dünyanın en güzel cümlelerini kursan bile nafiledir.
İşte o zaman insan konuşmayı değil, uzaklaşmayı seçer. Kırmadan, dökmeden, kimseye hesap sormadan… Sadece kendi içine çekilir.
Ve bazı insanlar hayatımızdan giderken, geride yalnızca bir boşluk bırakmazlar. İçimizde anlatamadığımız cümleleri de bırakırlar.
Bazı sözler vardır, söylenmek için yıllarca bekler. Ama bazen bu sözlerin hiçbirini söyleyemez insan. Çünkü karşısındaki çoktan gitmiştir. Geriye, söylenememiş sözlerle dolu bir kalp kalır.
İşte insanın en büyük yüklerinden biri de budur:
Yaşanmışlıkların değil, yaşanabilecekken yarım kalanların ağırlığı…
Bazı şeylerin değerini zaman geçtikçe daha iyi anlarız. Bir telefonun, bir “Nasılsın?” sorusunun, bir omuza yaslanmanın, içten söylenmiş bir “Ben buradayım.” cümlesinin…
Eskiden sıradan gelen şeyler, zamanla paha biçilemez olur.
Ama bazı “keşke”lerin geri dönüşü yoktur.
Bu yüzden seviyorsan söylemek gerekir. Özlediysen belli etmek, kırıldıysan anlatmak, birini kaybetmek istemiyorsan ona değer verdiğini göstermek gerekir. Çünkü hayat, biriktirdiğimiz sözleri sonsuza kadar beklemez.
Bir gün söylemek istediğin kişi yanında olmayabilir. Bir gün sarılmak istediğin insan sadece bir fotoğrafın içinde kalabilir.
İşte o zaman insan anlar:
Bazı sözler zamanında söylenmediğinde, ömür boyu taşınan bir ağırlığa dönüşür.
Ama herkese kendini anlatmak zorunda değilsin.
Seni gerçekten seven, sesindeki sessizliği de anlar. Gözlerindeki hüznü de görür. Seni anlamak isteyen, kelimelerinin arasındaki boşlukları bile dinler. Anlamak istemeyen ise, en açık cümleni bile yanlış anlar.
Belki de insanın en büyük olgunluğu şudur:
Her şeyi anlatamadığı hâlde kötüleşmemek, kırıldığı hâlde kırmamaya çalışmak ve sonunda kendi kalbine dönüp:
“Ben elimden geleni yaptım.”
diyebilmektir.
Çünkü bazı hikâyeler anlatılarak değil, sessizce taşınarak tamamlanır.
Bazı acılar tarif edilemez. Bazı sevgiler cümlelere sığmaz. Bazı vedalar anlatılamaz.
Ve bazı sessizlikler, binlerce kelimeden daha fazla şey söyler.
Anlatamamak da bir çeşit çığlıktır aslında.
Sadece sesi dışarıdan duyulmaz.
Ama insanın içinde, yıllarca yankılanır.
İl