Ayrı dünyaların insanlarıyız

Aynı gökyüzünün altında nefes alıyoruz, belki…
Ama baktığımız yerler, gördüğümüz anlamlar bambaşka.
Sen, güneşi doğarken umut sayarsın;
ben, batarken içimde büyüyen bir vedayı…
Aynı şehirde yürürüz bazen,
aynı sokaklardan geçeriz,
aynı kalabalığın içinde kayboluruz.
Ama senin kalbin başka bir ritimde atar,
benimki başka bir yalnızlığın içinde çırpınır.
Senin dünyan düzenli, berrak, anlaşılır;
benimki kırık dökük, sisli ve karmaşık.
Sen bir tebessümle unutursun her şeyi,
ben bir bakışta hatırlarım en derin acıları.
Konuşuruz…
Ama kelimelerimiz bile birbirine yabancı.
Sen anlatırsın, ben dinlerim;
ama aslında hiçbirimiz birbirini tam olarak anlamayız.
Belki de mesele uzaklık değildir…
Aynı masada oturup,
aynı çayı içerken bile
iki ayrı dünyanın insanı olabilmektir.
Ve en acısı şu ki;
bazen kalplerimiz birbirine çok yakın durur,
ama ruhlarımız
asla aynı yerde buluşamaz.
İşte bu yüzden
ne sen bana tam ulaşabilirsin
ne de ben sana…
Çünkü biz;
sevsek bile, özlesek bile,
aynı hikâyenin içinde kaybolsak bile…
Ayrı dünyaların insanlarıyız.
Ama yine de…
İçimde senden kalan bir şey var;
sanki hiç dokunamadığım bir hayatın hatırası…
Seninle yaşanmamış günlerin özlemi,
olmamış anıların ağırlığı…
Bazen düşünüyorum da:
Eğer aynı dünyada doğsaydık,
aynı acılarla yoğrulsaydık,
aynı yaraları taşısaydık…
Belki o zaman
birbirimizi yarım değil,
tam anlardık.
Ama hayat herkese aynı kalbi vermiyor…
Kimi severken susmayı öğreniyor,
kimi susarken unutmayı.
Sen unutan tarafta kaldın,
ben hatırlayan…
Ve işte bu yüzden
ben her geçen gün biraz daha sana yaklaşırken,
sen fark etmeden benden uzaklaştın.
Şimdi aramızda ne yollar var ne mesafeler…
Sadece görünmeyen bir çizgi,
aşılmayan bir kader gibi.
Ve ben biliyorum…
Bir gün aynı gökyüzüne yine bakacağız;
ama sen başka bir hayalin peşinde,
ben yine aynı hikâyenin içinde olacağım.
Çünkü bazı insanlar
aynı yolda yürümek için değil,
birbirine iz bırakmak için gelir hayata…
Ve biz…
Birbirinde kalan
ama birbirine ait olamayan
iki yabancı gibi…
Ayrı dünyaların insanlarıyız.
Ve şimdi…
Zaman geçti, mevsimler değişti;
içimizden geçen onca şey suskunluğa gömüldü.
Ama ne gariptir ki,
seni unutmak için geçen her gün
seni biraz daha hatırlatır bana.
Adını anmasam bile içimden,
bir şarkıda bulurum seni;
bir sokak lambasının altında
ya da gecenin en sessiz saatinde…
Sen bilmezsin…
Ben hâlâ bazı cümleleri sana kurarım içimden,
hâlâ bazı hayalleri seninle tamamlarım.
Ama sen,
çoktan başka bir hayatın içinde
beni unutan bir hikâyeye dönüşmüşsündür.
Belki de biz hiç “biz” olamadık…
Sadece bir ihtimalin kıyısında durduk:
“Olabilirdi.” dedik, olmadı.
“Sevebilirdik.” dedik, yarım kaldı.
Ve en çok da bu yakıyor içimi:
Yarım kalan şeyler,
hiç başlamayanlardan daha ağır oluyor insana.
Şimdi anlıyorum…
Bazı ayrılıklar yaşanmadan da olurmuş,
bazı vedalar söylenmeden de bitermiş her şey.
Ve biz…
Ne tam kavuşabildik
ne de tam kopabildik birbirimizden.
Aramızda kalan tek şey;
söylenmemiş sözler
ve yaşanmamış bir ömür gibi…
İşte bu yüzden, hâlâ içimde bir yerlerde
sessizce yankılanıyor o gerçek:
Biz…
Ayrı dünyaların insanlarıyız.