Bir avuç mutluluk pahasına her şey; yaşamakta, ölebilmek te.


Küçük ama cesaretli bir öyküdür yaşamak. Sadece sizin tesadüflerinizle eklenen bir yoldaşlık, bir dünya hikayesidir yani.
İlk adımlarınızı bilmiyor olabilirsiniz ama hayat size daha çok atılacak ilk adımların varlığını öğretir.
Yaşamdan öğreneceğiniz onca şey ve yaşamayı hissedemeyeceğiniz kadar çok bir koşturmaca.

Okullar, sınavlar, tecrübe edilen öğrenilen, ilk kez karşınıza çıkanlar.
İlk sınavınız, ilk başarınız, ilk yenilginiz, ilk sevdanız, ilk ihanet, ilk kaybettikleriniz.

Bunca ilk sizi diri tutar belki ama aynı derecede zordur.
Yıllar geçtikçe aslında bu son dediğiniz ne kadar çok başlangıç yaptığınızın farkına varırsınız.

Her bir başlangıç aslında isteseniz de istemeseniz de bir sonu çözebilmek için. Uzun yıllar sonra geriye dönüp baktığınızda her şeyin bir avuç mutluluk pahasına olduğunu görürsünüz.
“Eski baba yadigarı saatine baktı adam. Vakit öğle sonrası.

Dışarıda huzurlu serin ama yağmurlu bir hava.
Pencerenin pervazına dadanan serçenin ürkek hareketlerini seyretti. Her akşam sabah için ufaladığı ekmeklerin müşterisiydi sırtı eğri serçe.
Uzaklarda küçük bir liman, balıkçı tekneleri, mavnalar bağlanmış.

Üşengeç sokak kedileri uyukluyor, akşamdan kalma balıkçıların dudaklarında sigara, kayıkçıların küçük ocaklarında kaynıyor sabah çayı.
Adam uzaklardaki hayalleri için baktı pencereden.

Babasının sabırlı ve nasırlı ellerini hatırladı. O kayıkların karaya çekildiğinde kakamozunu temizleyen, boyasını, tamiratını yapan babasını gördü sanki limanda.
Oysa çok uzun yıllar önce bir bayram sabahı yine yağmurlu bir öğleden sonra bir süredir yattığı yataktan zorla doğrulmuştu babası. Oğlunun sırtında bu pencereden bakmıştı dışarıya. O son bakışta kalmıştı, durmuştu hayat.

Bir tatlı gün bir tebessüm için geçen onca zaman. Bir güzel an içindi yani yaşam.”
“Elinde alel acele yaptırılmış bir çiçek buketi, kızının elinden tutup hastanenin kapısından giriyordu bir adam. Kızının huzursuzluğunu anlamış elini sıkıca almıştı avucunun içine.

Merdivenlerin sonu hasta odası. Ortada bir yatak yanında bir beşik.

Saçlarını kırmızı bir tokaya bırakmış karısı, bir eli beşikte.
Çiçeği karısına verdi adam öptü yanaklarından.

Kızı ile beşiğin üzerindeki tülbenti kaldırdılar mavi zıbınlığı ile uyuyan bir bebek.

Önce adam öptü incitmeden, sonra kızı. Eşinin huzurlu yüzü. Yavaş yavaş toplandılar. Kızı annesinin elini tuttu annesi kocasının koluna girdi adamın kollarında oğlu.
Merdivenlerin bitişinde serin bir kasaba kokusu vurdu yüzlerine. Yağmur çiseliyordu, kasaba kendi telaşındaydı. Ağır adımlar ile dahil oldular kalabalığa.

Bir doğum aslında bir başlangıçtır. Başlayan için ya ayrılan için nedir doğum?”
“Pencereden ayrıldı adam. Geceden hazırladığı küçük çantasını son bir kez daha kontrol etti.

İlaçlarını, çamaşırlarını ve gömleklerini yorgun elleri ile kontrol etti.


Hastalığına rağmen bir türlü bırakamadığı sigarasını, eskimiş arkadaş hediyesi çakmağını sigara ağızlığını komidinin üzerinden alıp ceketinin cebine koydu.


Çok uzun yıllar sonrası döndüğü bu baba yadigarı yaşam hastalığı nedeniyle sekteye uğramıştı. Kanser için tekrar ameliyat olması gerekiyordu.

Ona kalsa asla olmayacaktı. Geçen hafta limanın önündeki evde eski sevgilisi ile karşılaşmış, biraz oturup konuşmuşlardı.

Ona ağzından hastalığını kaçırınca ameliyat olmak için söz vermek zorunda kalmıştı.


Tahta merdivenlerinin gıcırtısı ile indi kapıya çıktı.

Oğlu bekliyordu.

Çantasını aldı hemen elinden. Arabaya yerleştirdi.

Eski sevgilisi bir tas su ile bekliyordu. Sarıldı öptü adamı, gözlerinin en dibine kadar baktı.

Adam arabaya bindi. Hareket ettiler arkasına döndü sevgilisi elindeki tası dökmüş ağlıyordu. Keşke diye düşündü adam keşke hayata geç kalmasak.”


“Kasabanın ortasındaki eve vardılar. Beşiği hazırdı bebeğin. Kadın sakince yerleştirdi çocuğu. Kızı annesin yanında izliyordu olanları.

Ev yeniden boyanmış, yatak odasına yeniden beşik eklenmiş, kalorifer kontrol edilmişti. İki katlı evin tahta merdivenleri gıcırtı yapmasın diye onarılmıştı.


Adam salonun cumbasından dışarıya baktı. Limanın kirli mendireğini, teknelerin renksiz güvertelerini seyretti. Kasabanın telaşsız huzurunu, yağan yağmurun hüznünü sigara içerken izledi.


Cumbanın köşesindeki çiçekleri begonyayı, sardunyayı, sukuletin dağınık bakımsız hallerini görünce pencereyi açtı sevdi ve temizledi saksıları.

Ekmeğini almaya serçesinin gelmediğini gördü, temizledi ekmekleri yenisini koydu.

Bebeğin ağlama sesi geldi içeriden.

Camı kapattı.

Bir araba dar sokaktan iki manevra ile geçiyordu, bir adam arabada sessiz ağlıyordu”