Bir yiğit gurbette ölse, rüzgâr bile durur bir an. Ardından okunacak sela memleketinde yankılanır ama sesi ona ulaşamaz. Toprak yabancıdır, taşlar soğuk; başucunda ne çocukluğunun ağacı vardır ne de annesinin dizinde bıraktığı sıcaklık. Gurbette ölüm, yalnızlığın en ağır hâlidir; insanın adı bir kâğıtta kalır, hatırası bir valizin dibinde.
Bir yiğit gurbette ölse, ardında yarım kalmış cümleler bırakır. “Döneceğim” diye başlanan mektuplar, “kısmetse” diye biten hayaller… O yiğit ekmeğini taştan çıkarırken yüreğini memlekette bırakmıştır. Bayramlar sessiz geçer, akşamlar uzar; hasret geceleri daha koyu çöker. Ölüm geldiğinde ise kimse onun çocukken düştüğü sokağı bilmez, kimse adını eski lakabıyla çağırmaz.
Bir yiğit gurbette ölse, ardından tutulan yas bile eksik kalır. Ne komşular kapıya dizilir ne de helvasının kokusu sokağa yayılır. Haber telefondan gelir, tek bir cümleyle yıkılır evler: “Başınız sağ olsun.” O an zaman donar, mesafeler daha da uzar. Anası ağıt yakmak ister ama sesi yetmez, babası dimdik durur ama içi paramparçadır.
Bir yiğit gurbette ölse, mezarına yağan yağmur memleketinden değildir. Başında okunan dualar aksanlıdır belki; adını doğru telaffuz edemezler. Oysa o, çocukken köy camisinde ezanı dinlemiş, her taşını ezbere bildiği sokaklarda büyümüştür. Şimdi ise hatıraları bile yolunu şaşırmıştır.
Bir yiğit gurbette ölse, vakit hep yanlış zamanda durur. Ne sabah olur tam ne gece biter. Ardından ağlayanlar vardır ama en çok da ağlayamayanlar yanar; çünkü gurbet, gözyaşını bile içine akıtır. Yutkunursun, susarsın; hasretle birlikte acıyı da saklarsın.
Bir yiğit gurbette ölse, kimliği eksik bir hayat kalır geride. Nereli olduğu sorulur ama anlatamaz artık. Oysa bir türküde, bir taş duvarda, bir toprak kokusunda saklıdır memleketi. Gurbette can vermek, köksüz bir ağaç gibi devrilmektir; ne gölgesi kalır ne de dalına konacak bir kuş.
Bir yiğit gurbette ölse, dua semaya geç varır derler. Çünkü yürekten çıkan feryat önce memlekete uğrar; anasının kalbine düşer, sevdiğinin gözlerinde donar. Herkes “takdir-i ilahi” der ama kimse o hasretin hesabını soramaz. Gurbette ölüm, kaderden çok yalnızlıktır.
Bir yiğit gurbette ölse, en çok da dönülemeyen ev yanar. Kapısı kilitli kalır, eşyaları onu bekler. Duvara asılı ceket “belki gelir” diye yıllarca indirilmez. Ve sonunda anlarız ki, o yiğit toprağa değil hasrete gömülmüştür. Uzaklarda bir mezar, yakınlarda sönmeyen bir sızı kalır; memleket ise bir evladını sessizce kaybeder.
Bir yiğit gurbette ölse, ardında kalanlar kendini suçlar durur. “Bir gün daha kalsaydı, bir kez daha arasaydık” denir. Gecenin bir vakti çalan telefonlar, sabaha kadar uyutmayan pişmanlıklar bırakır. Herkes kendi payına düşen vicdanla baş başa kalır; söylenemeyen sözler, tutulamayan sözler olur.
Bir yiğit gurbette ölse, zaman onu unutmaz ama insanlara unutturur gibi yapar. Yıllar geçer, adını bilen azalır; fakat bir yerde bir türkü çalınca yürek sızlar. Kimse nedenini tam anlatamaz. Çünkü bazı acılar isim taşımaz, bazı ölümler sessiz yaşlanır. Gurbette ölen bir yiğit, toprağın altında değil; insanların içinde, suskun bir yara olarak yaşamaya devam eder.