Bizi bize kırdırıp, bizi istila ettiler,

İçimizden bu kadar sahtekâr, yalancı ve üçkağıtçıyı nasıl çıkarıyoruz?

Hiç düşündüğünüz oluyor mu?

Bu aralar ben buna takıntılıyım ve bazen anlamakta zorlanıyorum.

Anadolu’nun verimli ve kadim topraklarında bunu anlamak gerçekten zor.

Benim çocukluğumda ekili tarlalarda öbek, öbek ayrık otu çıkardı. İlaç, zehir, hiçbir şey bu otları yok edemezdi. Kurtuluşun tek yöntemi bu otları topraktan sökmek ve uzak bir yerde yakmaktı.

Çocukluğumda bu ayrık otlarının kaderine üzüldüğümü hatırlıyorum.

Çünkü onların ayrık olmasının bu sonu hazırladığına inanıyordum.

Oysa bugün artık onca güzel ve bereketli tarlanın istilacısı ve yok edicisi olarak görüyorum ayrık otlarını.

Yaşam deneyimim içinde onca istila görünce sanırım tecrübe öğretti bunu bana.

Mesela mahallelerimizi istila oldu önce.

Uzun yıllarca huzur içerisinde yaşadığımız o cumbalı ahşap evlerin yerini yüksek taş bloklar ve kalitesiz soğuk siteler alınca birbirini tanımayan komşular haline geldik.

Komşuluk, zor durumda yardım, neşeye kedere ortaklık gitti yerini seviyesiz, adabı ve kalitesi olmayan, sadece aynı alanlarda bulunmak dışında anlamı olmayan bir mecburiyet aldı.

Bizi, kadim arkadaşlıklarımızı istila ettiler.

Mesela dinlediğimiz müzik, seyrettiğimiz filmi işgal ettiler. Üzücü bir içten geliş, neşeli bir boşveri, bir yürekten dökülüştü bize sunulan şarkılar ve filmler.

Bir anı, bir geçmişi, bir hikâyeyi anlatırdı, bizimdi yani.

Filmler değişti ilkin, o güzel giyimli temiz kadınların, saçları briyantinli temiz traşlı jönlerin yerini edepsiz, küfürbaz karakterler aldı.

Halk böyle konuşuyor diye yalan söylenerek hem de.

Oysa halk küfretmeyi bu yeni edepsizlerden öğrenmişti.

Şarkılar bozuldu, sazlar bozuldu, sahnelerin kalitesi bozuldu, yani tüm renkler kirlendi hızlıca ama galiba en çok sevdanın rengi kirlendi.

İşyerlerimizi, dükkanlarımızı, devlet dairelerindeki odalarımızı işgal ettiler, ayrık otu meşhebindeki kalitesizler.

Ustalarımızdan öğrendiğimiz adabı ve sadakati salaklık sayarak hem de.

Dükkanlarımızda küçük demliklerde demlediğimiz çayın, yazın testilerde sakladığımız soğuk suyun değerini kaybettirdiler, hızla esnaflığımızı silip attılar bizden.

Devlet dairesinde memuriyetin çileli ama düzenli yeknesaklığında siyasi tercihler, adam kayırmalar ile yerimize işini bilmeyen ama sahibinin sesi olan omurgasız arkadaşlarımızı tercih ettiler.

Bizi bizimle kavga ettirip işgal ettiler.

Bizi bize kötü imitasyonlarımızla kırdırıp düşman ettiler, sokaklarımızı mahallelerimizi bizden aldılar komşuluk hukukumuzu rezil ettiler, bizim sanatımızı edebiyatımızı kalitesizliğe peşkeş çektiler.

Şimdi bu kadar işgalin sonunda hala soruyor musunuz?

içimizden bu kadar sahtekâr ve yalancı nasıl çıktı? diye.

Sizce?