Bu ülke evlatlarını neden rahat bırakmaz?

Ahmet Hamdi Tanpınar bir yerde şöyle der:
“Bu ülke evlatlarına kendisinden başka bir şeyle uğraşma fırsatı vermez.”

Bu cümle sadece bir edebiyatçının serzenişi değildir.

Aynı zamanda Türkiye’nin kaderini anlatan keskin bir teşhistir.

Çünkü bu ülkede yaşayan insan çoğu zaman sadece kendi hayatını yaşayamaz.

Hayal kurmak ister, üretmek ister, sanatla, bilimle meşgul olmak ister.

Ama memleket sürekli kapıyı çalar.

Bir kriz çıkar.
Bir tartışma büyür.
Bir siyasi kavga patlar.

Ve insan bir anda kendini ülkenin meselelerinin ortasında bulur.

Başka ülkelerde insanlar sabah işine gider, akşam hayatına döner.

Gündelik hayatın sakin ritmi içinde yaşarlar.

Türkiye’de ise çoğu zaman gündem hayatın önüne geçer.

Ülke konuşur, insanlar susamaz.

Cemil Meriç bunu çok çarpıcı bir cümleyle anlatır:
Bu ülke bir uçurumun kenarında yürür.”

Türkiye’nin yüz yılına bakıldığında ne kadar gerçek olduğu açıkça görülür.

Darbeler, krizler, ideolojik çatışmalar, ekonomik sarsıntılar…

Bu ülke neredeyse hiçbir dönemde sakin bir ülke olmadı.

Mehmet Akif Ersoy bu gerçeği daha sert bir ifadeyle dile getirir:
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır; sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”

Nurettin Topçu ise meselenin özünü şöyle özetler:
“Bir memlekette kurtuluş, fertlerin mesuliyet duygusuyla başlar.”

Yani bir ülke yalnızca kurumlarla değil, karakter sahibi insanlarla ayakta kalır.

Necip Fazıl Kısakürek bu sorumluluğu gençliğin omuzlarına yükler:
“Kim var diye seslenilince sağına soluna bakmadan ‘ben varım’ diyebilen bir gençlik…”

Sezai Karakoç meseleyi daha derin bir yerden okur:
Diriliş, bir milletin ruhunu yeniden bulmasıdır.”

Çünkü mesele sadece siyaset değildir. Mesele bir milletin ruhudur.

Yahya Kemal Beyatlı vatanı bir hatıra ve ruh meselesi olarak görür.

Ona göre bir millet, şehirlerinin ruhunda yaşar.

Ziya Gökalp ise vatan fikrini bir kültür ve kimlik meselesi olarak anlatır:
“Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan;
vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”

Cahit Zarifoğlu bu ülkenin insanına çok sade ama derin bir çağrı yapar:
“Bir kalbiniz olsun istiyorum.”

Sabahattin Ali ise bu coğrafyanın insanını anlatırken şu cümleyi kurar:
“Dünyada en çok ezilenler, kendi memleketinde yabancı gibi yaşayanlardır.”

Kemal Tahir ise Türkiye’nin tarihsel yükünü şöyle ifade eder:
“Bizim toplumumuzun meseleleri başka toplumların meselelerine benzemez.”

İsmet Özel ise meseleyi kimlik üzerinden dile getirir:
“Ben Müslüman olduğum için şairim.”

Bu cümle aslında Türkiye’de düşüncenin bile çoğu zaman bir kimlik ve memleket meselesine dönüştüğünü gösterir.

Atilla İlhan da Türkiye’yi anlatırken şu cümleyi kurar:
“Türkiye’de hiçbir şey göründüğü gibi değildir.”

Bugün ülkenin tartışmalarına bakıldığında Tanpınar’ın o cümlesinin hâlâ geçerli olduğu görülür.

Bu ülkenin insanı bazen kendi hayatını erteler, bazen memleketin derdiyle meşgul olur.

Çünkü bu topraklarda yaşamak yalnızca bir coğrafyada yaşamak değildir.

Bu ülke insanını rahat bırakmaz.

Bazen tarih çağırır.
Bazen siyaset çağırır.
Bazen de vicdan çağırır.

Ve insan bir noktada şunu fark eder:

Bu ülkede bazı insanlar sadece hayatlarını yaşar.

Bazıları ise memleketin kaderiyle birlikte yaşar.