Bir çocuğun eline ilk kalemi aldığı günle, hayata atıldığı gün arasında uzun bir yol vardır.
Eskiden buna çocukluk denirdi. Şimdi ise o yol giderek kısalıyor. Daha ilkokul sıralarında kırmızı halılar...
Daha çocuk yaşta profesyonel çekimler...
Daha hayatın başında alkışlar, sahneler ve gösteriler...
Sanki çocuklar büyümüyor da yetişkinlerin kurduğu bir tiyatroda rol dağıtılıyor.
Oysa çocukluk bir yarış değildir.
Bir çocuk ilkokulu bitirdiğinde profesör olmaz.
Ortaokulu bitirdiğinde hayatı çözmez.
Liseyi bitirdiğinde dünyanın sırrına erişmez.
Çocuk sadece bir basamak çıkar. Ama biz her basamağı zirve ilan ediyoruz.
Belki de bunun nedeni çocuklarımızı çok sevmemiz değil.
Belki de kaybettiğimiz duyguları onların üzerinden yeniden yaşamaya çalışmamızdır.
Alkışlanmak...
Takdir edilmek...
Önemsenmek..
Başaramadığımız ne varsa çocuklarımızın omzuna yükleyip onların başarısında kendimizi arıyoruz. Ve sonra farkında olmadan çocuklara şu mesajı veriyoruz:
"Değerli olabilmek için görünmelisin. Fark edilmek için gösterilmelisin. Sevilmek için alkış almalısın."
İşte tehlike burada başlıyor.
Çünkü hayat kırmızı halılardan oluşmaz.
Hayat bazen kaybetmektir.
Bazen düşmektir. Bazen yalnız kalmaktır.
Bazen yeniden ayağa kalkmaktır.
Çocukları hayata hazırlamak; onları sahneye çıkarmak değil, hayatın gerçeğiyle tanıştırmaktır.
Bugün ilkokul mezuniyetine üniversite töreni ihtişamı yükleyen bir dünya, yarın çocuklarından en küçük başarısızlıkta yıkılmamalarını nasıl bekleyecek?
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Çocuklarımızı mutlu etmeye mi çalışıyoruz, yoksa kendi egolarımızı onların mutluluğu üzerinden mi besliyoruz?
Çünkü çocukluk bir gösteri değildir. Çocukluk; kirlenen önlüklerdir, düşülen dizlerdir, paylaşılan silgilerdir, sokakta unutulan saatlerdir.
Ve belki de bir çocuğa verebileceğimiz en büyük hediye; onu herkesin izleyeceği bir sahnenin yıldızı yapmak değil, rahatça çocuk olabileceği bir dünya bırakmaktır.
Şimdi yetişkinler çocukları büyütmek için acele ediyor.
Oysa her mevsimin bir vakti vardır.
İlkbahardaki çiçeği zorlayarak yaz meyvesine çeviremezsin.
Çevirmeye kalkarsan ne çiçeğin güzelliği kalır ne meyvenin tadı.
Bugün çocukluğun başına gelen biraz da budur.
Oyun çağını performans çağına, merak çağını teşhir çağına, masumiyet çağını gösteri çağına dönüştürüyoruz.
Sonra da çocukların neden bu kadar çabuk yorulduğunu anlamaya çalışıyoruz.
Çocuk büyümüyor, çocuk erken yaşta tüketiciye dönüştürülüyor. Eskiden çocuklar çocuktu. Şimdi ise:
Çocuk fenomen,
Çocuk model,
Çocuk influencer,
Çocuk sosyal medya içeriği,
Çocuk reklam yüzü.
Ve Ama çocuk...
Çocuk yalnızca zamanla büyür.
O zamanı onun elinden almaya başladığımız gün, aslında geleceğimizden çalmaya başlarız.
Bu yüzden mesele mezuniyet töreni değildir.
Mesele, çocukların çocuk olarak kalmasına ne kadar izin verdiğimizdir. Bazen farkında olmadan çocukluğu hızla tüketiyoruz
Belki de gelecekte çocuklar bize şunu soracak: "Bize oyuncak verdiniz ama oyun vermediniz. Bize sahne verdiniz ama çocukluk vermediniz. Bize alkış verdiniz ama huzur vermediniz. "
Ve işte o gün verecek cevabımız olmayabilir.
Çünkü bazı şeyler para ile, bazı şeyler teknoloji ile, bazı şeyler törenlerle büyür.