“Açlık değildir ellerinden düşürür seni,
Ölüm değildir. Korkulur, sonsuzdan,
Belkide sadece merhamettir eksik olan”
Çok uzun zamandır yazıp yazmamak konusunda kararsız kalmıştım. Bazen geçmiş insanın nefesini kesen, yüreğini daraltan acıları barındırabilir.
Geçmiş ile yüzleşmek kötü olan ile barışabilmek, iyi olanı hatırladığımız kadar acıyı da bal eylemek kolay değildir. Uzun yıllar boyunca bu neden ile yazamadım, anlatamadım.
Artık zamanı geldi. İşte size bir bayram hikayesi.
O yıllarda Kayseri küçük bir şehirdi. Meydanda Atatürk heykeli hemen altında yeraltı çarşısı, postane yanında bir banka, bir otel. Sivas caddesine doğru yürüdüğünüzde yazın kavun karpuz kışın balık satan tezgahlar, arkada köy garajının gürültülü kalabalığı.
Garajı geçince Hunat Camii’nin serin ve geniş kütlesi, şadırvandan gelen rutubet. Camiyi geçince işte Kayseri, ticaret ve sokaklara yayılan dükkanlar.
Evim meydandan istasyon caddesine doğru inilirken bedestenin arkasındaki mahalledeydi. Bu mahalle aslında matbaacıların, kırtasiyelerin olduğu bir iş sokağıydı.
Birkaç apartman vardı ve genellikle öğrencilere kiraya verilirdi.
Oturduğumuz daire en üst katta ve kışın genellikle soğuk kışında inadına sıcak olurdu.
Daha iyisinde oturma şansımız olmadığı için alışılmış bir beğeni ile ve şanslı olduğumuza inanarak otururduk.
Evin kedisi Vahap’ı da sayarsanız beş kişiydik.
Başka okullardandık ama bizi birleştiren şey tiyatroydu. Evin en güzel yanı şehir tiyatrosuna çok yakın konservatuvara da komşu olmasıydı. Konservatuvara giderken şairliği olan matbaacılar ile sohbet ederdik.
Şarkı sözü olur hayali ile boş zamanlarında dizip, kendi matbaa makinalarında bastıkları kitapları hediye ederlerdi bize ve fikirlerimizi beklerlerdi heyecanla.
Mürekkep kokan o dükkanlarda demlenen çayını tadı galiba edebiyat sohbetinden hep damağımızda kalırdı.
O küçük dükkanlardan yetişen şairleri belki kimse tanımadı ama ben yüreklerindeki aşka hep şahit oldum.
Bizim evden çıkınca meydana ulaşmak için küçük bir sokak arasından bedestene doğru yürümek zorundaydınız.
Sokağın ortasında sadece saç kebabı yapan küçük bir lokanta vardı.
İnce bıyıklı beyaz önlüklü bir ustası ve dudaklarından sigara hiç düşmeyen bir patronu vardı. Üç küçük masa, küçük bir buzdolabı.
Önünden geçerken lezzet ve yeşil biber kokusu ile çarpılırdınız.
Metal bir tabağın altında pide üzerinde saç kebabı bir iki biber bir de el yapımı ayran. Lezzeti nedeniyle duramadığınız için o ekmek ve et boğazınıza takılır kalırdı.
Yemek biter bitmez yandaki çaycıdan söylenilen bir çay ile bu şölen son bulurdu.
O sene bayramda eve gidememiştim. Herkes bir şekilde memleketine gitmişti.
En uzak yol benimki olunca ve otobüslerde dolunca gitmemiş ve kalmıştım.
Vahap ve ben artık yavaş yavaş ısınmaya ve güneş görmeye başlamış evde bayram geçirecektik.
Arefe günü bayramda neredeyse tüm dükkanlar kapalı olacağı için alışveriş yapmak için dışarı çıktım. Cebimdeki parayı saydım çıkmadan ve alacaklarımı planladım.
Hep istasyon caddesine giderdim bu sefer sıcak ve temiz havayı görünce çarşıya girmeye karar verdim. Çok kalabalıktı ve çocuklar şımarık, kadınlar yorgun adamlar bıkkın görünüyorlardı.
Caddeyi baştan başa yürüdüm, vitrinlere baktım.
Kalabalık nedeniyle birkaç kez omuz yedim ve birkaç kez çarpanlar oldu bana. Geri dönüşte en büyük marketlerden birisine girdim sepete alacağım paketleri koydum.
Kasaya yanaştım. Hızlı hareketler ile elimdekileri bir torbaya doldurdu şişman çocuk.
Kasiyer rakamı söyledi elimi cebime attım para yok.
Tüm ceplerime baktım para yok.
Sırada bekleyenler homurdanınca “şöyle kenara koyun ben paramı bulayım ödeyeceğim” dedim.
On dakikaya yakın arandım durdum para yok. Utanmıştım. Kariyerden özür diledim çıktım.
Bankaya gitmek aklıma geldi hızlı adımlar ile yürüdüm ancak banka kapanmıştı.
Eve geldim. Moralim çok bozulmuştu.
Sigara içiyordum sigaram yoktu.
Evde bir yarım makarna ve iki parça peynir ve kuru bir ekmek ile et suyu tableti dışında bir şey yoktu. Hem şapşallığıma kızıyordum hemde bayramda ne yapacağımı bilemiyordum. Her öğrenci evinde asla eksilmeyecek tek şey çaydır.
Akşam çay demledim o makarnayı pişirdim karnımızı doyurduk.
Sabah peyniri Vahap’a yedirince artık çaresizliğin başladığını görmeye başlamıştım. Çarşıya doğru yürümek, karşılaşabilirsem bir arkadaşla ondan yardım istemek niyeti ile evden çıktım.
Sokak arasındaki saç kebapçısı açıktı ve muhteşem kokuyordu. Birbirimizi biliyorduk. Patron yoktu usta oradaydı.
Dükkâna yanaştım selamlaştık. “Usta” dedim “hayırlı bayramlar. Ya dün alışveriş yapayım dedim tüm paramı çaldılar. Bankaya da yetişemedim. Bayram sonuna kadar senden yesem borç. Bayram bitişinde açılınca bankalar borcumu ödesem olur mu?” dedim.
Hiç müşteri yoktu. Et doğramak ile uğraşıyordu. Kafasını kaldırmadan sadece gözleri ile baktı.
Suratı düşüktü. “Kardeş” dedi. “Bak bayram seyran dinlemeden dükkân açıyoruz. Ekmeğimizin derdindeyiz yani. Şimdi gelmişsin veresiye istiyorsun. Hadi bayramın mübarek olsun. Hadi git işine” dedi.
Dediklerinin bir kısmını yüreğimdeki çınlama nedeniyle duyamamıştım bile.
Eve geri döndüm.
Uzun saatler boyunca ağladım. Arkadaşların odalarında kalan birkaç sigarayı içtim. Kuru ekmeğin üzerine et suyu tabletini eritip döktüm ve onu yerken hıçkıra hıçkıra ağladım.
Serseri Vahap bile yemedi ama ben o et sulu ekmeği yedim.
Uyumuşum. Akşam olmuş farkında değilim.
Kapı çaldı açtım tiyatrodan bir öğrencim. “Hocam hayırlı bayramlar. Anam kete ve yemek gönderdi bayramda aç kalmasın bulamaz dışarıdan bir şey dedi.” diyerek girdi içeri.
Ben ağlamaya başlayınca üzüldü, anlamadı. “Ne oldu hocam yanlış bir şey mi söyledim” dedi.
“Yok çok duygulandım, ondandır. Sigaram bitti varmı sende yakayım bir tane dedim, annenin ellerinden öperim. ”
Şaşırmıştı. Oturdu. Bir sigara içtik. İzin istedi, sigara paketini bıraktı gitti.
Ben o bayram sadece ağladım, sigarayı sınırlı içtim, gelen yemeği öğünlere böldüm.
Bayram sonunda arkadaşlar gelince anlatmadım. Hiç kimseye anlatmadım. Aylar boyunca o kebapçının önünden geçtim hiç içeri bakmadım.
Okul tatiline yaklaşmıştık. Bir pazar günü dükkânın önünden geçiyordum.
Patron seslendi arkamdan duymazdan geldim. Israrla seslenince durdum arkamdan gelmiş.
Omzuma dokundu. “Kardeş ya neden selamı sabahı kestik, bir yanlışımız mı oldu?” dedi.
“Yok” dedim “senin bir yanlışın olmadı. Ben bir yanlış yaptım, ben insan mağdur kalır, insan yardımseverdir diye düşünüp yanlış yapmışım” dedim.
Adam merakla yüzüme bakıyordu.
Anlamamıştı ama anlamak zorunda hissediyordu kendini. “Hele şunu düzgün anlat bi” dedi.
Anlattım.
Adam dudağındaki sigarayı hırsla yere attı.
Ayağının altında ezdi.
Çaresiz ve dağılmıştı. “Sen yanlış yapmamışsın ben yanlış adamı adam ederek yanlış yapmışım. Bu alçak kızım ile evli. Bunu sana bugün yapan yarın bana ne yapmaz?” dedi.
Omzumu sıvazladı “hakkını helal et” dedi.
Ben ona hakkımı helal ettim. O bayram arefesinde paramı çalan ile o ince bıyıklı ustayı ise hiç affetmedim.
Saç kebabı adını duyunca içim ürperir. Her bayram arefesinde ve bayramda içimde bir hüzün olur.