Darbeye döşenen taşlar

1980 yılının bir yaz günü, sabahın erken saatlerinde Çömlekçi'de yolun kenarındaki evimizin önünde oturmuş büyüklerimizi dinliyorduk.
"İşe giderken her köşe başında üç beş genç yolumuzu kesiyor. Bana 'Sağcı mısın, solcu musun?' diye soru soruyorlar. 'Oğlum ben belediyede işçiyim.' diyorum. Bana nasihatte bulunup yolluyorlar. Bu ne yahu kimisi ülkeyi komünistlere bırakmayacak, kimisi faşistlere yaşam hakkı tanımayacak, kimisi gericileri kovacak. Hepsi de kendilerinin bu vatanı kurtaracağına inanmış..." diye anlatırken kahveci Hüseyin söze karıştı:
"Abi biri kahveye oturunca şekline bakıyorum. Badem bıyık, hilal bıyık veya pos bıyık ise hemen görünmez yere oturtuyorum. Herkes tehdit ediyor, 'Onlar kahveye gelirse bizimkiler kahveyi tarar.' deyip duruyor. Kahvede bütün siyasal söylemleri yasakladım."
Büyükleri dinlerken, küçük beynim bir sonuç bulamıyordu. Gittiğim ortaokulun yolunda da bahçesinde de bu tip adamları ve onların davranışlarını görüyordum. Yolda güvenlik gücü gibi gelene geçene sorular sorarken biraz da ne güçlüler diye düşünürdüm. Hilal bıyıklıların dik duruşları, badem bıyıklıların efendilikleri, pos bıyıklıların giyimleri ve mücadeleleri hoşuma giderdi.
İnsanların telaşla işe gittiği bir saatte, tam ana yolun kenarındaki evimizin altında sohbet eden büyüklerimizi dinlerken, önce silah seslerinden büyük bir gürültü duyuldu ve on saniye sonra derin bir sessizlik oldu.
Küçük aklım ile korku anında en büyük sığınağın ana kucağı olduğu ruhumuza yazılı olduğu için büyük sesi duyduğum gibi olanca hızla evin kapısına yöneldim. Kapı açıktı ve kapıyı olanca hızla üstüne kapattım ve sıkı sıkı da kapandığını kontrol ettim. Aklımda deli gibi sorular vardı. Bu kötü işi yapanlar eve gelir, saklanır, bize zarar verir gibi...
Kendimi annemin kucağına attığım zaman kalbim kuş gibi çarpıyordu. Yine de dışarıda ne olduğunu merak ediyordum. Tam yola bakan pencereye korka korka kafamı uzattım. İlk gördüğüm evimizin karşısında liman içinde bulunan Toprak Mahsulleri Ofisine ait tahıl depolama ofisi idi. Başımı biraz daha yükseltince yolun kenarındaki Karadeniz Teknik Üniversitesi'ne ait olan uzun burunlu BMC servis otobüsünü gördüm. Tünelden çıktıktan sonra tam bizim evin önünde kimliği belirsiz kişilerce çapraz ateşe tutulmuştu. Silahların patladığı anda ortaya çıkan on saniyelik kulakları patlatan gürültü yerini birkaç dakika alan büyük sessizliğe bırakmıştı. Sonra millet korunduğu yerden çıkarak olayı anlamaya ve sonra da yardıma ihtiyaçları olana yardım etmeye başlamıştı. Annem de merakla bana ne olduğunu soruyordu:
"Oğlum ne oluyor? Niye masum insanlara kurşun atıyorlar?"
Soruların cevabını bilmiyordum ki ama ona yine de heyecan ile anlatıyordum:
"Anne, otobüse ateş ettiler. Çok korktum! O ne gürültü idi! Şimdi otobüsün tüm camları kırılmış. Kanlı insanlar var anne! Niye insanlar böyle birbirine düşman oluyor?"
Gördüklerimi hem heyecan ile anlatıyor hem de aklımın almadığı soruları soruyordum. Kısa bir süre sonra elleri tetikte Jandarmalar olay yerini çevirdi. Ben ise korku ile karışık merak arasında gelişmeleri pencereden anneme anlatıyordum:
"Anne, elleri silahlı askerler geldi. Bak birkaç asker Taşbaşı'na doğru koşmaya başladı. Şu bir asker bizim eve doğru geliyor. Acaba ne yapıyorlar?"
O gün orada ortaya çıkan manzara çok korkunçtu. 12 Eylül askeri darbesine giderken bu yolda döşenmiş taşlardan biri miydi, bilmiyorum. Ama 12 Eylül 1980 Cuma günü güneşli bir gün ile uyandığımız darbe günü benim için günlerce kimsenin sokağa çıkamaması idi.