Öğretmenliğimin en olgun dönemlerinden birini, Trabzon Arsin ilçesine bağlı Dilek Köyü'nde yaşamıştım.
Aynı okuldaki meslek büyüğüm ve kendisinden çok şeyler öğrendiğim Hasan Mollahüseyinoğlu ile çalışmak büyük bir zevkti.
Bu dönemde öğretirken öğrenmeyi de hiç elden bırakmıyor, devletin açtığı bütün sınavlara giriyor ve sonra eğitim almaya başlıyordum.
Bu kadar yoğunluk arasında, fındık bahçelerinin içerisinde kalmış iki derslikli okulda Hasan Hoca ile birlikte çocuklar için elimizden geleni de yapıyorduk.
Sabah dokuzda başlayan nöbetimiz, saat on beşe kadar kesintisiz beş gün sürüyordu.
Okulun beton ile kaplı küçük bahçesinde en büyük faaliyetimiz bütün öğrencilerle futbol oynamaktı.
Tenefüs aralarında ise Şöhret ile uğraş verirdim. Şöhret, işitme ve konuşma engelli bir öğrencimdi.
Hasan Hoca ile birlikte ona özel eğitim verebilmek için çok çalıştık.
O okula zevkle gelen en sadık öğrencimdi. Beni ve Hasan hocayı görünce zevkli çığlıklar atarak bize sarılırdı.
Birinci sınıflara fişlerle okuma öğretirken, Şöhret’e de fişteki varlığı öğretiyordum. O, gördüğü varlığı yazıyor veya fişteki varlığı bana gösteriyordu.
Elimden ancak bu kadar geliyor, bu küçücük ilerlemeler bile bana büyük mutluluklar veriyordu.
Bazen Şöhret diğer öğrencilere öfkelenir, onlara şiddet uygulardı.
O durumda da biliyordu kendisini koruyacağımı, gelip bana sığınır, bir daha yapmayacağını anlatırdı.
Şöhret ile birlikte okula gelen kardeşi Erdem ise bambaşka bir çocuktu. Enerjisiyle yaramazlıkta üst seviyede idi.
Bir gün yine öğrenciler şikâyete geldiler:
"Öğretmenim, Erdem top oynarken bizi itiyor."
Erdem çocukların arkasından geliyordu.
"Erdem yaklaş," dedim. Erdem hiç itiraz etmezdi.
Yaklaştı ve bana olanları anlattı.
"Öğretmenim, topu almak için ittim," dedi.
Erdem’in aklı hâlâ oyundaydı, yerinde duramıyordu. Bir an önce oyuna devam etmek, sonuca ulaşmak istiyordu.
Ben ise Erdem'e bu yaptığının yanlış olduğunu öğretmeye çalışıyordum.
Baktım ki Erdem beni dinlemiyor. Onun aklı bir an önce heyecan ile yarım kalan oyunda.
“Öğretmenim, bir tokat vurun da oyuna devam edelim,” dedi.
Beynimden vurulmuştum.
Anladım ki Erdem dayak delisi olmuştu.
Onun için ceza, sadece hızlıca çekilip geçilmesi gereken bir şeydi.
Bir tokat, birkaç saniyelik bir acı…
Yaptığı yanlışın cezasını bir anlık görüp sonra hayata devam etmek onun için yaşam şekli olmuş.
"Olmaz Erdem," dedim.
"Nasıl yani öğretmenim?" dedi, şaşkınlıkla.
"Bir hata yaptın ise bunun karşılığını görmelisin. Şimdi otur bakalım. Şu bir sayfayı yaz."
Yazmayı hiç sevmeyen Erdem için bu tokattan çok daha ağır bir cezaydı.
“Ama öğretmenim, bu çok uzun sürer…”
“Bir daha dikkat edeceğine söz veriyor musun?” dedim.
“Veriyorum öğretmenim.”
"O zaman şu kısa paragrafı yaz, yeter."
İstemeye istemeye oturdu, kalemi eline aldı ve yazmaya başladı.
Ben de anladım ki Ziya Paşa'nın dediği gibi "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir." Her zaman işe yaramıyor.
Her ceza, her çocukta aynı etkiyi yapmıyordu.
Çok dövüldüğü için artık dayak yemekten çekinmeyen çocuk, dayak arsızı veya dayak delisi olmuştur.
Dayak, onlar için bir korku değil; hayatın sıradan bir parçasıydı artık.
Ve böyle çocuklar…
Ne yazık ki “dayak delisi” oluyordu.