Dert burada


Dert burada…
Göğsümün tam ortasında, kimsenin görmediği ama benim her nefeste hissettiğim yerde. Ne söküp atabiliyorum, ne de alışabiliyorum varlığına. Sanki kalbimle birlikte atıyor; ben sustukça o konuşuyor. Herkes “geçer” diyor. Geçmiyor. Bazı acılar misafir değil, ev sahibi oluyor insana. Sandalyeni çekiyor, sofrana oturuyor, geceleri yorganını paylaşıyor. Sen ışığı kapatıyorsun, o karanlıkta daha net görünüyor.
Dert burada… Bir fotoğrafın arkasında saklı, bir şarkının nakaratında düğümlü. Bağlamanın ince telinde ağlayan ezgide, kemanın iç çekişinde, sustuğum cümlelerde, yarım kalan vedalarda. İnsan bazen kaybettiği kişiyi değil, onunla kurduğu hayali özlermiş. Birlikte yaşanacak sabahları, aynı pencereden bakılacak akşamları, bir fincan çayın buharında göz göze gelmeyi… Şimdi ise masamın üzerinde yarım kalmış bir mektup gibi duruyor her şey. Gönderilmeye cesaret edilememiş kelimeler gibi; ne çöpe atılabiliyor ne de tamamlanabiliyor.
En ağır yük söylenmeyenlerdir. İnsan söyleyemediklerini içinde büyütür ve her büyüyen şey yer kaplar. Benim içimde koskoca bir şehir oldu suskunluk. Sokaklarında yalnızlık geziyor, lambaları hüzün yakıyor. Gündüz kalabalığa karışıp acıyı saklayabiliyorum belki ama gece… Gece kimseyi kandıramıyorum. Yastığa başımı koyduğumda bir isim dolaşıyor zihnimde, bir ses çınlıyor kulağımda. “Keşke” kelimesi büyüyüp odayı dolduruyor. Dert bazen bir “keşke”nin içinde, bazen “ya öyle olsaydı”nın kıyısında, bazen de “belki döner” umudunun incecik ipliğinde saklanıyor.
Aynaya baktığımda yüzüm aynı yüz ama gözlerim değişmiş. İçinde biraz yorgunluk, biraz kabulleniş, biraz da hâlâ vazgeçemeyen bir çocuk var. İnsan büyürken en çok hayallerini kaybediyor galiba. Oysa insan en çok hayal kurarken yaşar. Hayal yıkılınca sadece umut değil, insanın içindeki saf taraf da kırılıyor.
Ve zaman… Sandığımız kadar merhem değilmiş. Bazen sadece kabuğu kalınlaştırıyormuş. İçerideki sızı aynı kalıyor ama insan taşımayı öğreniyor. Yürürken aksamasın diye acısını içine doğru saklıyor. Gülümserken gözlerini kaçırıyor. “İyiyim” derken kalbinin titrediğini kimse duymuyor.
Bazen düşünüyorum da… Eğer o hayaller gerçekleşseydi ben bu kadar yazabilir miydim? Bu kadar derin hissedebilir miydim? Belki de dert, kaleme verilmiş bir hediyedir. Acı olmasa kelimeler bu kadar ağır, bu kadar gerçek olur muydu? İnsan yanmadan olgunlaşmıyor. Kırılmadan güçlenmiyor. Kaybetmeden değer bilmiyor.
Dert burada… Ama artık beni eskisi kadar korkutmuyor. Çünkü onunla yaşamayı öğrendim. O benim zayıflığım değil; içimdeki insanın kanıtı. Sevebildiğimin, bağlanabildiğimin, kaybedince yanabildiğimin ispatı. Çünkü insan yanmıyorsa, gerçekten sevmiş sayılır mı?
Şimdi biliyorum… Dert burada olabilir. Ama sabır da burada. Direnç de burada. Ayağa kalkma gücü de burada. Kalbim hâlâ atıyorsa umut da burada. Güneş her sabah doğuyorsa, hayat devam ediyorsa, benim de içimde bir yer hâlâ yaşamaya hevesliyse; demek ki hikâye bitmemiş.
Bir gün bu yük hafifleyecek. Belki tamamen geçmeyecek ama omuzlarımı çökertmeyecek kadar azalacak. Ve o gün geldiğinde dönüp bu satırlara bakacağım. Diyeceğim ki:
“Ben acının içinden geçtim ama kendimi kaybetmedim.”
Dert burada…
Ama ben de buradayım.
Yıkılmadım. Eğildim belki ama kırılmadım.
Ve hâlâ dimdik ayaktayım.