Uzun yıllardır haftada en az bir makale yazmaya çalışıyorum. İlk yıllarda yazarken daha kolay geliyordu oysa şimdi yazarken çok zorlanıyorum.
Dünya ve Türkiye’nin gündemi saatler içerisinde o kadar hızlı değişiyor ki üzerinde yazmayı planladığım şeyin araştırmasını yapana kadar gündem değişmiş oluyor.
Bu hız aslında bir meseleyi daha konuşamadan bir başka konuya savrulmamıza neden oluyor.
Çocukluğumda güz aylarında tarlada kalan son karpuz ve kavun toplanmazdı ve hayvanların yemesine bırakılırdı.
Köydeki sekiz on ineğin bir karpuz bahçesine girişini hatırlarım. O hayvanlar bostanın başında her bir karpuzu sonuna kadar yerdi.
Sonra ilerledikçe önce karpuzun yarısı sonra çeyreği en sonunda ise sadece üşengeç bir ısırık. Bu o hayvanların bıkkınlığının ve belki de doygunluğunun sebebiydi. Şimdi gündemde aynı şeyleri hissediyorum.
Büyük olay ve durum sağanağının sonucunda ben de dahil tüm takip edenler önce hırs ile konuları kavramaya çalışıyor sonra yavaş yavaş olanları bile takip edemez hale geliyoruz.
Bu ışık körlüğünün sonucu çok önemli meselelerin görülememesineneden oluyor.
Bu hafta önce İran Amerikan savaşında yaşananlar, Lübnan’da ve Gazze’de katliamlar, çoluk çocuk masumların hayatını kaybetmesi ile başladı, ardından ülkemizde iki okulda yapılan saldırı ile öğretmenlerimizi ve henüz çocuk sayılacak vatandaşlarımızı kaybettik.
Eğitim ve öğretim alanında yaşananları derinlemesine konuşma fırsatı bulduğumuzu düşünürken Tunceli’de altı sene önce kaybolan bir kızımız ile ilgili yeni deliller ve tanıkların ortaya çıkması ile bir cinayeti öğrendik.
Ülkemizde kadın ve çocuk cinayetlerinin geldiği iğrenç derinliğe bu sefer bir de devlet yetkilisi de karıştı. Devlet insanların adalet içerisinde güvenlik ve huzur ile yaşaması için kurulan büyük bir organizasyon.
Bu organizasyon iş ve işleyişini seçtiği memurlar ile gerçekleştiriyor. Bizim fikrimiz; devlet ebedi, makam ve mevkiler gelip geçici.
Devlet yöneticilerinden suça karışanlar mutlaka olacak, ancak mesele devletin mekanizmalarının bu suçları tespit edebilecek güç ve şeffaflıkta olması.
Bu meselede sorun devletin valisinin oğlunun kriminal bir suçunu örtbas edebilmek için gücünü kullanması ve devletin memurlarını bu suça ortak etmesi.
Aynı şekilde Kahraman Maraş’ta okul saldırısını yapan gencin babasının çocuğunun atipik davranışlarının üstünü örtebilmek için devletin, devlet hizmetlerini yürütmesi için kendisine verilen yetkileri kötü amaçları için kullandığını görüyoruz.
Emniyete ait atış poligonuna oğlunu sokan bu müfettiş nedeniyle poligon sorumlusu polis memurunun açığa alınması devletin de geldiği noktayı göstermesi açısından çok önemli.
Devlet biçimlerini tartışmak değil amacımız ama binlerce yıllık kadim tecrübelerimiz, devletten kendini daha güçlü gören idarecilerin devletlerin yok olmasına sebep olduğunu gösteriyor bize.
Makyavelci devlet anlayışının yanlış yorumu neredeyse yüz yıldır dünyada bu problemi yaşatıyor.
Elbette devlet vatandaşları için, ancak bu popülist bir yaklaşım ile olmamalı. Bu popülizm hastalığı vatandaş için diye başlayan, gücü eline geçiren yönetenlerin, devletten kendini daha büyük görmelerine ve halkın arkalarında olduğu yalanı ile milletlerine zulmetmelerine sebep oluyor.
Üst düzey devlet yöneticilerinin bu fütursuz hakimiyetleri domino etkisi ile altta çalışan devlet görevlilerine de yansıyor.
Liyakat bozuluyor,
uzmanlık eksiliyor, bireysel çıkarlar ön plana çıkıyor. Bu gidişe engel olmanın yolu devlet aygıtının her seviyesinde ayrıntılı bir kontrol mekanizması, kuvvetler ayrılığını hızla ve koşulsuz kurulması en önemlisi devlet görevinde işlenen suçların cezalarının normalden çok daha ağır olması.
Ancak burada önemli nokta siyasi iktidarların devletin iş ve işleyişinde partizan davranmalarının önüne geçmek. Bilinmesi gereken, hükümetler gelir geçer devlet ve çalışanları kalır.
Bunun için Türk Töresini bilenler aslında ne demek istediğimiz de anlayacaklar.
Ebedi olan sadece vatandaşlarını adil ve güvenli bir şekilde yaşatan devlettir ve devlet için öncelik milletidir.
Devlete yanlış yapan kim olursa olsun değil önce devlet adına iş yapanlar bu yaptıklarının en ağır hesabını vermelidir.
Sonuç olarak bir takım güç odaklarının, siyasi saiklerin, varlığından gücünü alan bir devlet sadece o gücün devletidir ve milletin hakkının olmadığı devletlerin yaşayabilmesi mümkün değildir.
Maalesef binlerce yıllık Türk Devletinin içinde bulunduğu şu anki durum hiç de iç açıcı değildir.
Bundan sonrası enseyi karatmadan tecrübelerimizi ortaya koyarak bu işte ivedi bir çıkış bulmaktır.