Doğruluk çağrısından kim rahatsız Olur?

Bir genç elinde sadece bir pankart taşıdı:
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol."

Ne hakaret etti...
Ne tehdit savurdu...
Ne de nefret dili kullandı.

Buna rağmen bu sözden rahatsız olanlar çıktı.

İşin acı tarafı şu ki; yıllardır ekranlarda öfkeyi normalleştiren, insanları birbirine düşman eden, hakareti fikir zanneden, savaş dilini reyting malzemesi hâline getiren bir şahıs tepki alkışı yaptı.ve ne yazık ki müslüman görünümlü kadınlar da bu alkışı yaptı.

Nice söylem karşısında sessiz kalanlar; doğruluğu hatırlatan bir cümle karşısında bir anda hassasiyet sahibi kesilebiliyor.

Toplumun ihtiyacı bağıran insanlar değildir.

Toplumun ihtiyacı; üslubuyla örnek olan, farklı düşüneni düşmanlaştırmayan,
öfke yerine hikmeti tercih eden insanlardır.

Bir ekran, insana büyük bir imkân verir. O imkân ya toplumu birbirine yaklaştırmak için kullanılır ya da kutuplaştırmak için...

Kullanılan her kelime, milyonlarca insana ulaşır ve geride bir iz bırakır.
Bu yüzden ekranlarda konuşan herkes, sadece hukuken değil, vicdanen de kullandığı dile karşı sorumludur.

Çünkü nefret dili geçicidir; doğruluk ise kalıcıdır.

Belki de asıl rahatsız eden pankart değil, o pankartın herkese aynı soruyu sormasıdır:

"Ben gerçekten emrolunduğum gibi dosdoğru muyum?"

İşte bu soru, makamdan da güçlüdür; mikrofondan da, kameradan da..

"Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol"

Bu söz, herhangi bir siyasi slogan değil;

Dürüstlüğü, tutarlılığı ve samimiyeti hatırlatan evrensel bir ilkedir.

Bu çağrı, herkese yöneliktir. Makamı olana da, akademisyene de, siyasetçiye de, gazeteciye de, sıradan vatandaşa da...

Bir toplumun en büyük ihtiyacı; çok konuşan insanlar değil, söylediğiyle yaşadığı birbirini tutan insanlardır. Çünkü güven, güzel cümlelerle değil; tutarlı hayatlarla inşa edilir.
Bugün insanlar, ekranda farklı, perde arkasında farklı tavırlar görmekten yoruldu.

Söylenenle yapılan arasındaki uçurum büyüdükçe, toplumsal güven de aynı oranda azalıyor.

Bu yüzden,
"dosdoğru ol" çağrısı, sadece bir ayet hatırlatması değil; aynı zamanda ahlaki bir muhasebe davetidir.

Bir gencin bu sözü pankartına taşıması suçlanacak değil, üzerinde düşünülmesi gereken bir davranıştır. dürüstlüğü ve doğruluğu hatırlatan bir sözü hedef almak yerine, önce kendimize şu soruyu sormalıyız:


Ben gerçekten söylediğim gibi yaşıyor muyum?


Çünkü en güçlü unvanlar, en yüksek makamlar ve en etkileyici ekran performansları bile, samimiyet yoksa bir gün anlamını yitirir. Geriye sadece karakter kalır.

Farklı düşünebiliriz; eleştirebiliriz. Ama dürüstlüğü ve doğruluğu hatırlatan bir sözü hedef almak yerine, önce kendimize şu soruyu sormalıyız:


Ben gerçekten söylediğim gibi yaşıyor muyum?

Bir ayetin üzerini örtebilirsiniz; ama hakikatin üzerini örtemezsiniz.
Tarih bunun şahididir.

Firavunlar geldi geçti,

Nemrutlar geldi geçti,

Nice zalimler geldi geçti.

Hepsi Allah'ın nurunu söndürmek istedi.

Fakat
her engelleme, hakikatin daha geniş kitlelere ulaşmasına vesile oldu.

Bugün bir üniversite salonunda bir ayetin yazılı olduğu pankart kapatılmış olabilir.
O an oradaki birkaç kişi görmesin diye gösterilen çaba, sonunda milyonlarca insanın aynı ayeti okumasına vesile oldu.

İşte ilahi kelamın mucizesi budur.

İnsanlar perde çeker, Allah o perdeyi bir tebliğ vesilesine çevirir.

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol."

Asıl korkulması gereken, bu sözü görmek değil; bu sözü duyduğu hâlde gereğini yapmamaktır. Çünkü hakikat, onu örtmeye çalışanlardan değil; ona sırt çeviren vicdanlardan hesap soracaktır.

Kur'an dün de okunuyordu,

Bugün de okunuyor,

Yarın da okunacaktır.

Çünkü Allah'ın nuru, üfleyerek söndürülecek bir kandil değildir.

Toplumların yeniden ayağa kalkması; doğruluğun alkışlandığı, iki yüzlülüğün değil samimiyetin değer gördüğü gün mümkün olacaktır.

Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olabildiğimiz ölçüde, hem kendimize hem de gelecek nesillere karşı görevimizi yerine getirmiş olacağız.