Dünya bir gölgeliktir.

Dünya bir gölgeliktir; güneşin altında uzayıp kısalan, akşam olunca sessizce kaybolan bir gölge... İnsan ise o gölgenin içinde kendine ebedî bir saray kurduğunu zanneden yolcudur. Oysa zaman, her adımda omzumuza dokunur ve fısıldar: "Burada kalıcı değilsin."

Sabahın sevinci akşamın hüznüne, baharın çiçeği sonbaharın yaprağına döner. Güç, servet, makam, alkış ve şöhret... Hepsi rüzgârın savurduğu yapraklar gibidir. Dün kendini yenilmez sanan nice insanlar, bugün yalnızca bir mezar taşındaki isimden ibarettir. Geriye kalan ise ne sahip olduklarımız ne de övündüklerimizdir; geriye yalnızca gönüllere bıraktığımız izler kalır.

İnsan çoğu zaman gölgeyi hakikat sanır. Oysa gölge, ışığın varlığıyla anlam kazanır. Dünya da böyledir; bize sonsuzluğu değil, sonsuzluğa hazırlanmayı öğretmek için verilmiş geçici bir duraktır. Her doğan güneş, ömür kitabından kopan yeni bir yapraktır. Her batan güneş ise eksilen bir nefesin sessiz şahididir.

Ne çocukluğun neşesi yerinde kalır, ne gençliğin coşkusu... Siyah saçlara düşen ilk ak, zamanın sessizce omuzlarımıza bıraktığı bir hatırlatmadır. Aynaya her baktığımızda yılların izlerini görür, takvim yapraklarını koparırken aslında günleri değil, ömrümüzü eksilttiğimizi fark ederiz. İnsan bunu çoğu zaman geç anlar; anladığında ise yaşanmamış güzelliklerin, söylenmemiş sözlerin ve ertelenmiş sevgilerin hasretiyle baş başa kalır.

Toprağın altına giren her insan, geride kalanlara sessiz bir ders bırakır. Mezar taşları konuşmaz; fakat üzerlerindeki tarihler haykırır: "Bir zamanlar ben de senin gibi yürüyordum." Ne kadar koşarsak koşalım, varacağımız son durak bellidir. Önemli olan, o durağa hangi yüzle, hangi vicdanla ve hangi amellerle varacağımızdır.

İnsan bazen bir avuç dünya menfaati için kardeşini kırar, dostunu unutur, vicdanını susturur. Bir makam uğruna karakterini, bir servet uğruna huzurunu feda eder. Oysa dünya, kimsenin cebine sığmamıştır. Nice hükümdarlar, nice zenginler, nice şöhret sahipleri elleri bomboş ayrılmıştır. Yanlarında götürdükleri ne altınları olmuştur ne de alkışları... Sadece yaptıkları iyilikler, söyledikleri sözler ve işledikleri ameller...

Kırdığımız bir kalp, kazanılan nice zaferden daha ağırdır. Yapılan küçük bir iyilik ise yıllarca biriktirilen servetten daha değerlidir. Çünkü dünya gölgeliktir; gölgede birikenler güneş çekilince yok olur. Fakat samimiyet, merhamet, doğruluk, vefa ve güzel ahlak zamana meydan okuyan izler bırakır.

Bir tebessüm bazen bir ömrün yükünü hafifletir. Bir güzel söz, karanlığa düşmüş bir gönülde umut olur. Bir yetimin başını okşayan el, belki de gökyüzüne açılan en kıymetli duadır. İnsan, büyüklüğünü sahip olduklarıyla değil; paylaşabildikleriyle, affedebildikleriyle ve sevebildikleriyle gösterir.

Bir gün sonbaharın sararan yaprakları gibi biz de hayat ağacından sessizce düşeceğiz. Adımız yavaş yavaş dillerden silinecek, eşyalarımız başkalarının olacak, odalarımızda başkaları yaşayacak. Bizden geriye ne kadar mal bıraktığımız değil, kaç gönülde yer ettiğimiz konuşulacak. Çünkü insanın gerçek mirası; bıraktığı servet değil, bıraktığı sevgidir.

Bir gün güneş bu dünya ufkunda bizim için de son kez batacak. Son nefesimizi verdiğimizde, bir ömür boyunca peşinden koştuğumuz her şey arkamızda kalacak. Bizi uğurlayanlar birkaç adım sonra geri dönecek, biz ise başladığımız yolculuğun asıl menziline doğru yürümeye devam edeceğiz. O anda ne makamın sesi duyulacak ne de servetin ağırlığı hissedilecek. Sadece vicdanımız konuşacak; yaptığımız iyilikler yüzümüzü aydınlatacak, kırdığımız gönüller ise sessizce karşımıza çıkacaktır.

Öyleyse bugün; kırgınlıklarımızı affa çevirelim. Kibir yerine tevazuyu, öfke yerine sabrı deneyelim.