Hadi söyleyin eskiden fotoğraf makinaları nasıl çalışırdı?

Çocukluğumda sanırım ilkokula başlayacağım yıl. Niğde’nin küçük bir ilçesinde bir fotoğrafçıya götürmüştü babam beni. Kasabanın ortasında bir Atatürk heykeli arkasında halkevi binası, heykelin solundaki sokakta bir kapalı sinema onun biraz ilerisinde ve çaprazında açık bir sinema.

Bu sinemaların bulunduğu sokakta usta bir tabelacının elinden çıkmış ama yer yer paslanmış tabelası, camında asılı birkaç düğün fotoğrafı birkaç portre, ile yalnız küçük bir dükkandı fotoğraf atölyesi.

Dükkânın kapısı gıcırtı ile açılır, içeride çelik bir masa üzerine konulan kalın camın altında önceden çekilmiş vesikalıklar, masanın önünde rengi atmış iki koltuk, küçük bir sehpa üzerinde eski birkaç mecmua bulunurdu.

O eski masanın hemen yanında siyah bir rötüş masası. Masanın yanında bir kapı onun hemen yanında küçük bir stüdyo.

Sakallı ve her daim hacı parfümü kokan, bıyıkları sigaradan sararmış fotoğrafçı beni içeriye aldı.

Stüdyoda köşede küçük bir ayna duvarda asılı birkaç tane kravat, aynanın önünde küçük bir tabure. Işıklar, geniş bir tripod üzerinde duran eski bir fotoğraf makinası.

Beni makinanın önündeki tabureye oturttu. Işıkları ayarladı. O an sanki hayallerimdeki başka bir masal dünyasında hissettim kendimi. Yüzümü aydınlatan ışıklar stüdyodaki tozu gözlerimin önüne getirdi.

Adam makinanın yanında duruyor el çabukluğu ile yaptığı ayarları kameranın arkasından kontrol ediyordu.

Kameranın yanına geldi tekrar elinde tuttuğu deklanşörü kavradı, “gülümse evladım” dedi. Yüzümde bir ışık patladı. Rüyalarımdan uyandıran o ışıktan sonra, “sakın kalkma bekle” dedi, bekledim. Fotoğrafçı birkaç ayar daha yaptı bir kez daha çekti fotoğrafımı.

Babam dışarıda, yanına geçtik. “Hele bir durun bakalım olmuş mu? Banyoda bir bakayım eğer zamanın müsait ise komutanım” dedi adam. Babam başını salladı. Fotoğrafçı “hadi gel oğlum bir bakalım ne yapmışız. Gelmek ister misin? Ama içerisi karanlık ve ellerini bir şeye dokunma tamam mı?” dedi.

Hayal dünyasındaydım, uyanmaya hiç niyetim yoktu. Elinde iki kaset karanlık odanın kapısını açtı, içeri girdik. Kapı kapanınca önce zifiri bir karanlık oldu sonra bir zayıf kırmızı ışık ile görmeye başladım.

Adam hızlı hareketler ile elindeki kasetlerin içinden çıkardığı filmi içinde sıvılar olan tepsilere çıkarttı. Birinci sonra ikinci. Her bir tepside o üzerinde hiçbir şey olmayan filmler sislerin içinde gelen atlılar gibi canlanıyor, benim yüzüm beliriyordu. En son kırmızı ışığa kaldırıp baktı. “Nesihir ne keramet bu ilim sakın unutma. Hadi çıkalım” dedi.

Dışarıdan gelen gün ışığı gözlerimi kamaştırdı, babamın yanına geçtim. Fotoğrafçı “tamam rötüşlerini de yapayım yarın alırsın komutanım” dedi, çıktık dükkândan.

O gece uyuyamadım. Gözümün önünde düz bir filmin nasıl bir insana dönüştüğü ve bunun nasıl olduğuna dair hiçbir şey bilmemenin merakı dolaştı durdu. Radyoyu ve hoparlörü de bilmediğimi hatırladım sonra. Bilmediğim ve anlamayı çok istediğim hayatımı etkileyen her şeyi öğrenmem gerektiğine o gece karar verdim.

Çocukluğum, sadece doğum günlerinde, sünnet düğünümde kore’de bulunmuş askerlerin getirdiği makinalar ya da askeri fotoğrafçıların çektiği siyah beyaz fotoğraflar olarak kaldı. İlkokul öğretmenim anlatmaya çalışsa da ben bir türlü anlayamamıştım.

Lise yıllarında İzmir’de tiyatro kurslarına giderken tanımıştım Hasan’ı. Mahallemizde otururdu ve gazetecilik okumaya başlamıştı. Yeni Asır gazetesi için muhabirlik yapıyordu. Elinde kaba, kahverengi deri kabı olan bir fotoğraf makinası olurdu her zaman.

Bir gün karşılaştık. “Abi” dedim “bir şey soracağım bu makinanın nasıl çalıştığını anlatır mısın? Bana “uzun uzun pozlamadan, diafragma ayarlarından bahsetti. Birkaç fotoğraf çekti. Elime tutuşturdu “hadi bir tane de sen çek” dedi. Makinanın vizörüne gözümü yaklaştırdım. Çocukluğumda oturduğum o fotoğrafçı taburesindeki ışıltılar ve tozun dansı geldi gözümün önüne.

“Abi teşekkür ederim anladım” dedim makinayı verdim Hasan’a. Anladığım bazen bilmeden hayatımıza güzellik getiren şeylerinde olabildiği idi.

Uzun yıllar sonra Gümüşhane’de mecburi hizmetimi yaparken Ruslardan bir Zenith marka makine aldım. Lojmanımın bir köşesinde küçük bir karanlık oda kurdum.

Fotoğraf çekmeye ve bu siyah beyaz fotoğrafları fotoğraf kağıtlarına basmaya bulabildiğim kitaplardan konuyu öğrenmeye çalıştım. Aslında çok basit ama çok zekice planlanmış bir kimyasal tepkime sonucunda fotoğrafın ortaya çıkışına şahitlik ettim. Öğrendim.

Bir sel baskınında kaybedince tüm cihazlarımı geriye kalan tek şey olan o makinaya yıllarca küstüm.

Şimdi hepimizin cep telefonlarında çok güzel fotoğraf çeken modüller var. Sadece dokunmak yetiyor. Fakat hiçbiri eski makinalardaki hayali, fotoğraf çekerken çıkan sesi, film sarmanın, onun banyo sonuçların merak etmenin yerini tutmuyor.

Bir süredir elimde dijital bir makine de var. Sık sık fotoğraf çekiyorum. Vizöre gözümü her yaklaştırdığımda çocukluğumda o fotoğraf stüdyosundaki hayalim ve hayranlığım ile çekiyorum.

Şimdi Pazar sorusu sorayım size; hadi söyleyin eskiden fotoğraf makinaları nasıl çalışırdı?