Islak çoraplar

Amasya ili Gümüşhacıköy ilçesinin batı yönünde en son köyü olan Çal Köyü’nde sınıf öğretmeniyim.

Her ayın on beşini takip eden ilk cuma günleri köy öğretmenlerinin ilçede toplantısı olur ve o gün bizler için de alışveriş günüdür.


Yollar kaç gündür kar yağışı nedeniyle kapalıydı.

Perşembe günü Gümüşhacıköy’den gelen ekipler yolları açtı.

18 Aralık 1992 Cuma gecesi, saat 04.30’dan sonra uyku tutmadı.

Köyün ilçeye giden minibüsünü kaçırmamalıyım.

Kalktım, biraz kitap okudum, sabah namazını kıldım, üstümü giyindim ve Çal Köyü’nün kaptan şoförü Abdullah’ı beklemeye başladım.

Gelecek mi, gidecek mi diye şüpheler içindeydim.


Saat yedi olmak üzereyken geldi.

Okul, köyde iki mahalle arasında, mezarlığın yanındaydı.

Köy yerinden geldi, okulun önünde buz gibi havadan kendimi arabanın içine attım.

Kapının kenarına, kaloriferin önüne oturdum.

Ayaklarımı kalorifere doğru uzattım ki araba, köy içinde Salimin Ahmet’in yeni evinin önünde kardan çıkamadı.

Hep birlikte arabadan indik.

Arabanın önüne halatlar bağlandı, köyden gelenlerle birlikte çekiyoruz.

Ayaklarım üşümeye başladı.

İçimden, “Çık, çık!” diye yalvarıyordum.

45 dakika uğraştıktan sonra araba oradan çıktı.

Hemen 50 metre ilerideki caminin önünde tekrar arabaya bindik.


Ben yine aynı yerdeyim ve ayaklarım ısınmaya başlamıştı.

Çal Köyü’nden Pusacık Köyü’ne doğru yol alıyorken önümüzdeki Mustafa’nın arabası yolda kalmış.

Yine herkes indi, onu kenara itip yola devam ettik.

Bazen araba kalıyor, itiliyor, halatla çekiliyor ama yine de yol alıyorduk.

Ben de içimden “Köye yakınken kalsak da eve dönsek.” diye düşünüyordum.

Ama benim düşüncelerime inat, Kızık Köyü’nün girişindeki yokuşu kadar gelmiştik.

Burada arabayı yine ite kaka Kızık’a çıkardılar.

Kızık’ta yeniden arabaya doluştuk ve artık durmaksızın Gümüşhacıköy’e saat on gibi ulaştık.


Gümüşhacıköy’de Ahmet Hoca ile bir çorba içtik ve ilk iş olarak maaşımızı almak için bankaya gittik.

İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne uğradık.

Her zaman olduğu gibi, Gümüşhacıköy’de hemşerim, dostum yorgancı Celil’e uğramadan olmazdı.

Cuma namazını her zamanki gibi tarihi Köprülü Mehmet Paşa Camii’nde kılıp geri dönüş için hazırlıklarımı yaptım.

Ancak geç kalmamak için her şeyi acele yapıyordum.


Yine tıka basa arabaya dolduk ve Kızılca’ya kadar rahat geldik.

Kızılca’nın çıkışındaki yokuşta araba kaldı. Araba iyi ki kalabalıktı; itmeye çok adam olduğundan bana iş düşmüyordu.

Köyü’nün çıkışı olan Körüktepe’deki keskin virajda tekrar kaldık.

Yine itme ve çekme işlemi başladı.

Kürek elime geçti; iki taraftan iki kürekçi tekerlerin önünü aça aça köye iyice yaklaştık.

Ayaklarım yine bir su olmuştu.


Kızık Köyü’nden de yardıma gelenler olunca bize arabanın ardından yürümek kalmıştı.

Kızık Camii’nin yanından dönmek için de çok uğraştık.

Akşam olmuş, yatsı vakti yaklaşmaktaydı.

Kızık köyü öğretmeni de yanımıza gelmişti.

Abdullah ne kadar uğraşsa da araba artık gitmiyordu.

Kendimizi bir an önce sıcak bir yere atmak istiyorduk.

Çantalarımı aldığım gibi Kızık Köyü öğretmeninin lojmanına gittik.

Islak çoraplarımı çıkarınca, Mardinli öğretmenin eşi bırakmadı, yıkadı.

Lojmanın sobasız salon kısmında bir yün yorgan ve bir battaniye ile sıcacık yattım.


Sabah Mehmet Karadağ, babası ve İpekçi eşeğe eşyaları yüklemişler, gidiyorlardı.

Ben de hemen eşyaları yükleyip kervana katıldım.

Pusacık Köyü’ne yaklaşmıştık; ayaklarım yine bir su olmuştu.

Ama durmak yok, tek sıra halinde bir izden karda Çal Köyüne doğru ilerliyoruz.

Nihayet Çal Köyü’nün girişinde Mehmet Karadağ’ın baba evine kendimizi zor attık.

Ben de ıslak çoraplarımı çıkardım.

Yine yıkanmalarını ne kadar ısrar ettimse de engelleyemedim.

Koca yürekli Anadolu insanından başkası da bu çorapları yıkamazdı.

İşte onlara ne kadar teşekkür etsem azdır.


O günü, iyice ısındıktan sonra iki mahalle arasında, okul bahçesindeki lojmana giderek sonlandırdım.