Kaybolan umutlarım


Pendik İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün ikinci katının en son odasında oturmuş bilgisayardan gelen yazıları şeflere havale ediyordum.
Kapı çaldı, içeri bir kişinin girmesini bekledim.

Ama içeri giren olmadı.

Bir dakika sonra kapı yine çaldı, ben yine gözlerimi kapıya diktim, içeri girecek olanı bekliyordum.

Yine giren olmadı.

Bir müddet sonra kapı "İçeride olduğunu biliyorum, niye beni çağırmıyorsun?" der gibi çaldı.
"Gel!" dedim.
İçeri orta yaşlarda, zayıf ve çok temiz giyimli bir adam girdi.


"Gelin, gelin." dedim.


"Rahatsız etmek istemedim." dedi.
"Burası devletin hizmet yeri, bir kere kapıyı tıklayınca içeri girebilirsin." dedim.


"Yok. Olmaz." dedi. "Siz gel demeden hiç içeri girilir mi?"


Masanın yanındaki koltuğu göstererek buyur ettim onu. O da çok kibar bir şekilde koltuğun kenarına, eğrelti bir şekilde oturdu.


"Buyurun?" dedim.


Ben adamın konuşmasını bekliyordum ki o odayı gözleri ile santim santim tarıyordu.

Odanın bütün noktaları bitince, koltuğumun arkasına serili olan hediye kilime gözleri takılı kaldı.


"Siz Trabzonluydunuz değil mi?"
Bu soru ile sanki daha önce benim Trabzonlu olduğumu biliyormuş kanaati oluştu.


"O kilimde Trabzon yazıyor, çok güzel bir kilim." dedi.


"Evet," dedim. "Çorum'da birlikte çalıştığımız eski İl Milli Eğitim Müdürümüzün hediyesi." dedim.


"Çorum'da çalıştığınızı biliyorum." dedi.
Beynimde sorgulamalar başladı.

Bu adamı ben de tanıyor muyum?

Daha önce muhabbetimiz oldu mu?" diye hafıza geçmişim bana çok bir bilgi vermedi.

Bir yanım da "Sanki bir yerden görmüşlüğüm var." diyor.


"Siz Gebze'de de çalıştınız. Çorum'da ve Gebze'de sizi seviyorlar." dedi.
"Çorumlu musun?" diye sordum.
"Hayır," dedi.
"Gebze'de mi çalıştın?" dedim.
"Hayır," dedi.
Bu diyalog her halde saatlerce böyle sürüp gidecekti ki kesip attım.
"Kusura bakmayın ama sizi çıkaramadım." dedim.
"Siz beni tanımıyorsunuz, ben sizi tanıyorum." dedi.

Arkasında da “Çok oda gezdim hocam!” sitemini bildirdi.


“E iyi de” dedim, “insan bir selam verir, adını söyler, mevzuyu kısaca özetler. Sen FBI ajanı gibi odayı kolaçan edip kilimden memleketime girdin.” dedim.


“Hocam,” dedi, “ben heyecanlanınca saçmalıyorum.”


“Belli oluyor,” dedim. “Biraz daha heyecanlansan, muhtemelen masadan burç yorumuma geçecektin.”


“Doğru,” dedi. “Az kalsın ‘Yükseleniniz de Karadeniz’ diyecektim.”


Sandalyemde arkama yaslandım.


“Peki,” dedim, “Madem beni tanıyorsun, ben seni tanımıyorum, sen Çorumlu değilsin, Gebze’de çalışmadın… Sen kimsin arkadaş?”


Cebinden buruşuk bir kâğıt çıkardı.
“Hocam,” dedi, “Ben size dilekçe vermeye geldim.”


“Haydaaa!” dedim. “Kırk yıllık hatırdan sonra dilekçe mi? Ne dilekçesi?”


Kâğıdı uzattı.

Göz ucuyla baktım:
‘Pendik İlçe Millî Eğitim Müdürlüğüne’
Altında da kocaman harflerle:
“Konu: Kaybolan Umutlarım Hakkında”
“Bu ne ya?” dedim. “Dilekçe mi, arabesk şarkı sözü mü?”
“Hocam,” dedi, “Ben üç gündür burada odadan odaya dolaşıyorum. Herkes beni başka yere gönderiyor.”


“Eee?”
“En son biri dedi ki: ‘En son odada bir müdür var, o sana yardımcı olur.’”


“Doğru kişiye gelmişsin,” dedim. “Ama çözüm paketimiz sınırlı. Çay var, teselli var, bir de ‘elimden gelen ancak bu,’ cümlesi var.”


“Hocam,” dedi, “Ben zaten üç gündür, ‘Bugün git, yarın gel.’ ile besleniyorum.”
“Bak,” dedim, “Bünyen karbonhidrat eksikliğinden çökmüş, belli.”


Gözlerini açtı.
“Hocam siz gerçekten burada mı çalışıyorsunuz, yoksa moral motivasyon danışmanı mısınız?”


“İkisi birden,” dedim. “Devlet memurunun gizli yan dalıdır bu.”


Bir an sustuk. Sonra ben sordum:
“Peki senin gerçek derdin ne?”
Derin bir nefes aldı.

Sanki bütün bir yıl tuttuğu bütün havayı aynı anda verecek gibiydi.


“Bak kardeşim,” dedim, “Sana şunu söyleyeyim. Devlet dairesinde iş iki türlü çözülür: Ya mevzuatla ya muhabbetle. Mevzuat sıkışırsa muhabbet devreye girer.”


“Hangisi bende işe yarar hocam?”
“Şu an muhabbetle ilerliyoruz, farkındaysan.”


Anlat,” dedim. “Ama kısa anlat. Uzun anlatınca kimse dinlemiyor.”


Kapıya yöneldi, durdu, döndü.


“Hocam,” dedi, “iyi ki ‘gel’ dediniz.”
Gülümsedim.


“Bak,” dedim, “devletin kapısı böyledir.

Bir tıklarsın, bazen kimse gelmez.

Ama bazen… umut girer.”