Kaybolan zaman

Gözlerim açılmıyordu. Hava mı puslu, sabah mı olmuştu, onu da anlamadım.

Zor da olsa yataktan kalktım. Her zaman yaptığım gibi kahvaltı yapmadan işe gidecektim.

Elimi telefona uzattım; saatin kaç olduğuna bakacaktım.

Düğmesine ne kadar bastımsa da ekran açılmadı. "Şarjı bitmiştir," diye fişe taktım ama hiçbir işaret yok.

Elimi elektrik düğmesine attım, elektrik de yoktu.

Alaca aydınlıkta duvarda takılı bulunan saate bakmak için salona gittim, duvar saati tam 08'de durmuş.

Çocuk da okula gidecekti, "Eşim onunla ilgileniyordur," diyerek çocuk odasına gittim. Orada kimse yok.

Aceleyle önce mutfağa, sonra banyoya, tuvalete, nereye bakılacaksa her yere baktım. Evde kimse yoktu.
"Her halde eşim ben kalkmadan çocuğu okula götürdü," dedim kendi kendime.
Gömleğimi ve elbiselerimi çabukça giyindim. İşe geç kaldım diye düşündüm. Daha da acele etmeliydim.
"Kahrolası elektrik, tam kesilecek saati bulmuş," diye sitemde bulundum. Çekmecedeki kol saati geldi aklıma. Hemen çekmeceyi açtım, kol saatini aldım, koluma takmadan baktım ki o da 08'de durmuş.
"Allah'ım!" diyebildim ancak. "Bir an önce şu evden çıkmalıyım." dedim.
Çantamı aldığım gibi evin kapısını üstüne attım.
Evin önünde kimse yoktu. Hava alaca bir karanlık halindeydi. Otobüs durağına yaklaştım. İşin tuhaf tarafı sanki sokağa çıkma yasağı var da sokakta da kimseler yok.

Araba yok, otobüs yok, gelen giden kimsecikler yok.
"Ben işe nasıl gideceğim?" diye bir soru sordum kendime.
Bütün bu garip olgular karşısında ben halen işe gitmeye çalışıyordum.

Şehir merkezine doğru yürümeye başladım. Hareketlenmesi gereken ortamda insan da yok, hareket de yok, ses de yoktu.
"Allah'ım neler oluyor?" diye kendi kendime soru sordukça, korkmaya da başladım. Cadde üzerindeki dükkanlar açıktı. Ama içlerinde ne sahibi ne de birileri vardı.

Ayaklarım artık beni endişe ile sağa sola yürütüyordu. Şaşırmıştım, korkuyordum. Hızlıca önüme gelen her yere girip çıkıyordum. Gördüğüm bütün saatler 08'de durmuş. Soru soracağım, yardım alacağım kimseler görülmüyordu.
Kent meydanının ortasında durdum. Ellerimi gökyüzüne kaldırıp haykırdım:
"Neredesiniz? Allah'ım nerede bu insanlar? Ne olur, bana yardım et."

Artık bütün gücüm bitmişti. Dizlerimin üstüne yere kapandım.
Ayaklarımı sürükleyerek Çoban Mustafapaşa Camii’nin önündeki şadırvana geldim.

Önce elimi yüzümü yıkama şeklinde başladığım su rahatlığını, abdest alarak bitirdim.

Adeta su hem beni hem ruhumu rahatlatmıştı. Oturduğum yerden yönümü camiye döndüm ve Rabbime dua ettim, yardım istedim. Ne yapacağımı bilemiyordum. Yüce yaratandan bir çıkar yol aradım.
Artık çarşıda tek başıma bir serseri gibi dolaşıyordum.

Bir saatçi dükkânın önünde durdum. Camekândaki saatlere dikkatlice baktım.

Hepsi 08.00'da durmuştu. Geri geri kendimi çektim. Karşı duvarın dibine çökerek oturdum.
"Saatler durmuş. Zaman durmuş. İnsanlar kaybolmuş." diye bağırdım.

Alçak sesle belki yüzlerce kez aynı cümleyi tekrarladım.

Elimi yere koyunca yumruk büyüklüğünde bir taş elime değdi. Taşı elime aldım. İki elimin arasında taşı sevmeye, ona olanları anlatmaya başladım:
"Bak taş, senden başka konuşacağım kimse yok.

Saatler durmuş ya! Nasıl olur?

Bütün saatler nasıl durur?"
Elimdeki taşı sıkı sıkı tutmaya başlamıştım. Adeta gözümden damlayan yaşlar taşı parçalayacaktı. Bir anda ayağa kalktım. Elimdeki taşı bütün gücüm ile karşı saatçinin camekanına fırlattım. Cam büyük bir gürültü ile kırılmış içerideki birkaç saat devrilmişti. Gürültüyü duyanlar orada bir kalabalık oluşturmuştu. Ben şaşkın şaşkın camekâna bakıyor ve yüksek sesle bağırıyordum:
"Saatler çalıştı, saatler çalıştı..."
Dükkânın sahibi yakama yapıştı:
"Ne yapıyorsun kardeşim?" diyerek beni sarsıyordu.
"Yaşasın saatler çalıştı. Zaman ve insanlar geri geldi." diye seviniyordum. Beni bir polis adamın elinden zor aldı ve sürükleyerek iki yüz metre mesafedeki karakola götürüyordu. Aynı zamanda camları kırılan dükkânın sahibi de arkamızdan bağırarak geliyordu:
"Ondan şikayetçiyim. Deli meli anlamam, zararımı karşılaşın."
Duran zaman ve insanlar geri gelmişti ya gerisi umurumda bile değildi. Bazen polisin elinden kurtuluyorum, geriye adama dönüyorum:
"Senin canın sağ olsun.

Para ne ki?

Kaybolan zaman geri geldi. İnsanlar geri geldi." diye avazım çıktıkça sesleniyordum.
Polis hemen beni tuttu ve karakola soktu.

Birçok soru sordular bana ama ben sadece bütün zamanın durduğunu ve insanların kaybolduğunu hatırlıyordum.


"Bak komiserim, bana inan, zaman kayboldu. Benden başka kimse yoktu.

Şimdi ne olur beni bırakın eve, çocuklarımın yanına gitmeliyim." dedim.
Bütün zarar ve masrafı karşılayacağıma dair kâğıt imzaladım ve sokağa çıktım.

Öğle olmak üzere idi. Her önünden geçtiğim dükkândan içeri bakıyorum, saatleri görmeye çalışıyorum. Eve gelene kadar belki de yüzlerce saat gördüm.

Hepsinde de akrep ile yelkovan hareket ediyordu.

Bir an önce kendimi eve atmak istiyordum.

Kaç saat önce sert bir şekilde kapattığım kapıyı yavaşça tıklattım. 1.sınıfa giden oğlum kapıyı açtı.

Kapı içeri girdim “Oğlum!" diyerek boynuna sarıldım ve yere yığıldım.