İnsan bazen en büyük gecikmeyi otobüse, işe, hayata değil; kendine yaşar.
Bir bakarsın yıllar geçmiş…
Herkes için koşturmuşsun ama bir gün dönüp aynaya baktığında, kendi yüzüne yabancı kalmışsın.
Çünkü bu dünyada bazı insanlar erken yorulur.
Daha çocukken büyürler.
Daha gençken yük taşırlar.
Kendi hayallerini erteleyip başkalarının yaralarını toplamaya çalışırlar.
Sonra bir gün içlerinden sessiz bir cümle geçer:
“Ben ne zaman yaşayacağım?”
İşte en ağır soru budur.
İnsan bazen parasızlıktan değil, anlaşılmamaktan tükenir.
Kalabalığın içinde yalnız kalmaktan yorulur.
Sürekli güçlü görünmekten yorulur.
Herkesin derdine yetişip kendi içine geç kalır.
Bugün çoğu insanın problemi yoksulluk değil sadece.
Ruhsal dağınıklık.
Dijital çağın içinde herkes birbirine bağlı ama kimse kimsenin kalbine dokunmuyor.
Sosyal medya insanlara hayat göstermiyor artık; eksiklik hissi satıyor.
Birileri sürekli mutlu, sürekli başarılı, sürekli güçlü görünürken; gerçek insanlar gece yatağa başını koyunca sessizce kırılıyor.
Kimse söylemiyor ama çağımızın en büyük hastalığı:
“Kendini unutmak.”
İnsanlar çalışıyor ama yaşamıyor.
Konuşuyor ama anlaşılmıyor.
Gülüyor ama içi dinlenmiyor.
Ve en kötüsü…
Bir süre sonra kendi mutsuzluğunu normal sanmaya başlıyor.
Oysa insanın kendine dönüşü bazen küçük bir cesaretle başlar.
Bir “yeter artık” cümlesiyle.
Bir sabah kendini ilk kez dinlemekle.
Bir kapıyı kapatmakla.
Bir yükü omzundan indirmekle.
Çünkü herkes bir yere geç kalabilir.
Ama insan kendine tamamen geç kalırsa, içindeki hayat yavaş yavaş susar.
Bu yüzden artık biraz kendin için yaşa.
Herkesi kurtarmaya çalışma.
Sürekli fedakârlık yapmayı iyilik sanma.
Bazı insanlar seni yalnızca dayanıklı olduğun sürece sever.
Sen düştüğünde yanında kalanlar ise gerçek olanlardır.
Unutma…
Hayat bazen yeniden başlamayı bekleyen insanların omzunda durur.
Ve insan en çok, kendine dönebildiği gün iyileşir.
Belki geç kaldın.
Ama hâlâ buradasın.
Bu da hâlâ bir şeyleri değiştirebileceğin anlamına gelir.