Onlar kalabalıkların içinde kaybolmuş insanlardır; adları vardır ama sesleneni yoktur, gözleri vardır ama bakanı azdır.
En çok geceleri üşürler, çünkü karanlık yalnızlığın sesini yükseltir ve sessizlikle konuşmayı, susarak anlatmayı öğrenmişlerdir.
Kimsesiz kimseler bir sofrada hep eksik sandalyedir, bir bayram sabahı çalınmayan kapıdır; telefon çaldığında yürekleri hızlanır ama çoğu zaman cevap yine sessizliktir.
Güçlü görünmeyi öğrenmişlerdir, çünkü düşecekleri yerde tutacak bir el yoktur.
Kimseye yük olmamayı erdem sanır, dertlerini içlerine gömer, gülüşlerini ödünç verirler; “iyiyim” kelimesini en çok onlar söyler ama en az onlar inanır. Uzun cümleler kurmazlar, anlatacak çok şeyleri vardır ama dinleyecek kimseleri yoktur; aslında istedikleri nasihat değil, sessiz bir omuzdur.
Kimsesiz kimseler alışmayı da iyi bilir; yokluğa, eksik kalmaya, ertelenmeye… Birinin “sonra konuşuruz” demesine alışırlar mesela, çünkü o “sonra” çoğu zaman hiç gelmez. Beklemek onlar için bir hâl değil, bir kaderdir. Kimseye kırgın görünmezler ama içlerinde birikenler zamanla suskun bir duvara dönüşür. O duvarın ardında ne fırtınalar kopar, ne çığlıklar yankılanır; dışarıdan bakınca sadece sessizliktir görünen.
Onlar genelde en son hatırlanan, ilk vazgeçilen olurlar. Davetler eksik gelir, planlar onsuz yapılır, “nasılsa idare eder” denir. Oysa en çok yorulanlar da onlardır; çünkü her şeyi tek başına taşımaktan omuzları erken çöker. Birine yaslanmayı bilmez değillerdir, sadece yaslanacak güvenli bir yer bulamamışlardır. Güven, onların hayatında hep uzaktan görünen bir ışık gibi kalır; varlığı bilinir ama dokunulamaz.
Toplum onları görmezden gelmeye alışmıştır; oysa bir selam, bir hâl hatır, bir samimi bakış bile bir insanın kaderini değiştirebilir. Kimsesiz kimseler merhametin sınavıdır; kim ne kadar insan, en çok onlara bakınca anlaşılır.
Bazen kalabalıkların ortasında bile yapayalnız kalır, gülüşlerin arasında sessizce kaybolur, kimseye çarpmadan yürürler. Alışılmış bir hüzün taşırlar üzerlerinde; kimse sormadığı için anlatmazlar, anlatmadıkları için de unutulurlar.
Kimsesizliğin en ağır tarafı yalnız olmak değil, anlaşılmamaktır.
Aynı acıyı taşıyan insanlar bile bazen birbirini bulamaz; herkes kendi sessizliğinde boğulur, yükünü kendi omzunda taşır.
Kimsesiz kimseler sabretmeyi erken öğrenir; hayat onlara çocukken büyümeyi öğretmiştir.
Bir dilek tutacak olsalar kendileri için değil, “kimse benim gibi olmasın” diye tutarlar. Yaraları derindir ama sesleri kısıktır.
Ve bilmez çoğu insan; bazı kimsesizler bir gün başkalarının sığınağı olur.
Kırıldıkları yerden şefkat öğrenir, yalnız kaldıkları yollarda başkalarına ışık olurlar.
En zor anlarda yanınızda sessizce beliren, ne öğüt veren ne de gürültü çıkaran o insanlar çoğu zaman kimsesiz kimselerdir. Çünkü onlar bilir:
Bazı acılar çözülmez, sadece paylaşılır.
Belki de bu yüzden Allah en çok kimsesiz kimselerin duasını duyar; çünkü o dualar süslü değildir, sessizdir, temizdir ve içten gelir.