Elanur sabah okula gitti.
Defteri vardı. Sırtında, neredeyse kendi ağırlığına yaklaşan çantası vardı. Hayalleri vardı. Evde onu bekleyen bir annesi vardı. Daha birinci sınıftaydı. Harfleri yeni tanıyordu; hayatı tanıyamadan gitti.
Öğle saatleriydi. Zil çalmış, okul bitmişti.
Ama Elanur’un günü bitmedi… Hayatı bitti.
Bir çocuk için günün en güzel anıdır eve dönüş. Elanur sabahçıydı, birinci sınıf öğrencisiydi. Henüz dünyayı tanıyacak yaşta değildi ama o gün dünya ona çok ağır geldi.
Servisini kaçırdı. Büyük bir araç, küçük bir çocuğu beklemedi. Elanur arkasından koştu. Yetişmeye çalıştı. Ona “dur” diyecek, “bekle” diyecek, tehlikeyi onun adına düşünecek bir sistem yoktu.
Servis köşeyi dönerken Elanur kör noktada kaldı. Görülmedi.
Görülmeyen bir çocuk, bir anda görülmeyen bir ihmale dönüştü. Elanur, servisin arka tekerinin altında kaldı.
Ama maalesef bu güzel ülkemde çocuklar böyle ölüyor. Sessizce… Bir okul çıkışında, bir öğle vaktinde.
Bir Tespit Doğruydu, Uygulama Yanlıştı
Olay Gebze’de yaşandı. Elanur, Bilgi İlkokulu öğrencisiydi. Mimar Sinan İlkokulu “depreme dayanıksız” denilerek boşaltıldı. Bu doğru bir tespitti; ancak uygulama yanlıştı.
Çünkü Millî Eğitim Bakanlığı bu tespitin gereğini yapmadı. Okulu güçlendirmek ya da yeniden yapmak yerine çocukları taşıdı. Güvenli okul inşa etmek yerine çocukları servislerin içine koydu.
Sonra ne oldu?
Bilgi İlkokulu ikili öğretime geçirildi. Sabahçılar ve öğlenciler aynı bahçeye, aynı kapıya, aynı dar okul önüne sıkıştırıldı. Öğle saatlerinde bir okuldan öğrenciler çıkıyor, başka bir okulun öğrencileri aynı anda içeri giriyordu.
Bir yanda evine gitmeye çalışan küçücük çocuklar, öte yanda derse yetişmeye zorlanan başka çocuklar…
Karmaşıklık, bakanlık eliyle üretildi.
Cevapsız Sorular
Şimdi sormak gerekiyor:
İkili öğretime geçilirken okul önü güvenliği planlandı mı?
Aynı saatlerde giriş ve çıkış yapan iki okulun yarattığı risk hesaplandı mı?
Birinci sınıf çocuklarının servis kullanımı için özel önlemler alındı mı?
Kör noktalar denetlendi mi?
Servislerin yeterli güvenlik standartları var mıydı?
Polis amcaları, zabıta abileri neden yoktu?
Ortada açık bir idari sorumluluk ve kamusal ihmal vardır.
Bu bir kaza değildir. Bunun adı ihmaldir.
Bu ihmali üreten kurum Millî Eğitim Bakanlığı’dır.
Kaç çocuk daha ölürse önlem alınacak?
Takvimler 30 Mart 2023’ü Gösteriyordu
İzmit’te bir çocuk daha öldü.
Adı Ömer’di.
İkinci sınıf öğrencisiydi.
Okula yetişmeye çalışıyordu.
“Geç kaldım” diyerek indiği otobüsün önünden koştu.
Ve birkaç saniye içinde hayatını kaybetti.
Bu bir trafik kazası değildir.
Bu bir “talihsizlik” hiç değildir.
Bu, Millî Eğitim Bakanlığı’nın yıllardır sürdürdüğü, bilinçli ve sonuçları öngörülebilir eğitim politikasının doğrudan sonucudur.
MEB Çocukları Yola Sürdü
Ömer’in evi okuluna 15 kilometre uzaktaydı. Oysa evinin yakınında güvenle gidebileceği bir okul vardı. Ancak MEB, mahalle okulunu değersizleştirdi.
“İyi soru çözen okul” yalanıyla bazı okulları parlatırken, çocukları kilometrelerce uzağa taşımayı başarı diye sundu.
Eğitim bölgeleri fiilen ortadan kaldırıldı.
Kenar mahalle okulları kaderine terk edildi.
Çocuklar servislerin, ana yolların ve karanlık sabahların insafına bırakıldı.
Bugün Elanur, dün Ömer…
Yarın kimin adı okunacak?
Eğitim Değil, Seçme–Elemeye Dayalı Bir Tehlike Sistemi
MEB’in eğitim anlayışı çocukları birey olarak değil, yarış atı olarak görüyor. Okul, güvenli bir kamusal alan olmaktan çıkarıldı; bir yarış pistine çevrildi.
Bu yarışta kaybeden yalnızca düşük puanlı çocuklar değil, hayatını kaybeden çocuklardır.
Dünyanın hiçbir çağdaş ülkesinde “en iyi okul” kavramı, çocuğu her gün trafiğe, denetimsiz servislere ve ihmale teslim etmek üzerine kurulmaz.
Ama Türkiye’de kuruldu.
Bilerek kuruldu.
Çünkü MEB için önemli olan çocuğun güvenliği değil; vitrin okullar, proje tabelaları ve istatistiklerdir.
Elanur ve Ömer bu sistemin kurbanıdır.
En İyi Okul, Çocuğa En Yakın Olandır
Servis sistemini denetlemeyen, okul çevrelerini güvenli hâle getirmeyen, mahalle okullarını güçlendirmek yerine sistemli biçimde zayıflatan bir bakanlık bu ölümlerden kaçamaz.
Başsağlığı mesajları sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
“Talihsiz kaza” söylemi gerçeği gizleyemez.
Bu çocuklar yanlış yerde, yanlış zamanda değil;
yanlış bir eğitim sistemi içinde öldü.
Soru Basit, Cevap Utanç Verici
Bir çocuğun okula gitmesi hayati risk taşıyorsa, orada eğitim yoktur.
Bir bakanlık bu riskleri bilerek üretmeye devam ediyorsa, bu ihmalkârlık değil, politik tercihtir.
Artık sorulması gereken şudur:
Millî Eğitim Bakanlığı, çocukların canından sorumlu olduğunu ne zaman kabul edecek?
Bugün Elanur’un adını yazıyoruz. Yarın başka bir çocuğun adını yazmak istemiyoruz.
Millî Eğitim Bakanı, karnelerden Atatürk resmini kaldırmaya kafa yormayı bırakıp öğrencilerin ve öğretmenlerin can güvenliğini nasıl sağlarım diye düşünmelidir. Oysa eğitimci bir bakan olsa şunu peşinen bilmesi gerekirdi:
Ben Atatürk’ü 10 Kasım’dan kaldırmaya kalkarsam, bu milletin kalbindeki Atatürk sevgisi daha da büyür.
Tavsiyemizdir
Kendi yönettiği bakanlığa öğretmen ya da idareci olarak atanma yeterliliği olmayan Bakan Bey’e tavsiyemiz şudur:
Laiklik ilkesini aşındıran söylem ve uygulamalara son vermesi,
tarikat ve vakıflarla yapılan protokollerle kamusal eğitimin devrinden vazgeçmesi,
pedagojiden uzak ideolojik müfredat anlayışını terk etmesi,
eğitimde eşitsizliği derinleştiren politikaları bırakması,
hesap vermezlik ve eleştiriye kapalı yönetim anlayışından vazgeçmesi ve
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in eğitim felsefesini içselleştirmesi gerekmektedir.
Mersin’in Anamur ilçesinde 12 yaşındaki bir öğrenci, okul müdürü Ender Kara’yı okul bahçesinde pompalı tüfekle vurdu.
Son Söz
Artık soru nettir:
Bir çocuğun okula sağ salim gidip gelmesi, öğretmenlerin can ve mal güvenliğinin sağlanması bir lütuf değil, devletin en temel sorumluluğudur.
Ve daha önemlisi:
Kaç çocuk daha ölürse bu sistem değişecek?
Ömer ve Elanur’un adı, bu ülkenin eğitim ayıbı olarak tarihe yazılmıştır.
Ruhları şad olsun.
Mustafa Anayurtlu
Kocaeli İYİ Parti Eğitim Politikaları Başkanı
(Uzman Öğretmen – Eğitim Yönetimi Bilim Uzmanı
Eğitim Yöneticisi – Yazar)