Şöyle düşünüyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, öfkesini kontrol edemeyenlerin içini dökeceği bir alan değildir. Orası, bu milletin iradesinin temsil edildiği, sözün tartılarak söylendiği bir devlet kürsüsüdür. Bu kürsüde ses yükseltmek marifet değil, aksine acziyet göstergesidir.
Bir milletvekilinin, Meclis kürsüsünden kendini kaybedercesine, meydan okur bir dille başka bir milletvekiline yüklenmesi; siyasetle, muhalefetle ya da ifade özgürlüğüyle izah edilemez. Bu, doğrudan doğruya devlet ciddiyetini zorlayan bir savrulmadır. Üslup düştüğü anda, sözün içeriği de değerini kaybeder.
Ben bu ülkenin hafızası olan bir kuşağından geliyorum.
Devletin otoritesinin sınandığı, terörle mücadelenin yalnızca sahada değil, dilde ve duruşta da verildiği yılları biliyorum. O dönemlerde herkes neyi, nerede ve ne kadar söyleyeceğini bilirdi. Çünkü devletin bir ağırlığı vardı ve o ağırlık hissedilirdi.
Bugün ise bazılarına öyle bir alan açıldı ki; bu alan sorumluluk üretmek yerine fütursuzluk doğurdu. Bu, cesaret değildir. Bu, sınırların bulanıklaştırılmasının doğal sonucudur. Demokrasi, disiplinsizlik değildir. Demokrasi, her söyleneni meşru kılan bir kalkan hiç değildir.
Meclis kürsüsünde parmak sallayan, ses yükselten, öfkeyi siyaset sanan anlayış; bu millete hiçbir zaman hayır getirmemiştir. İYİ Partili bir milletvekiline yöneltilen bu hoyrat dil, sadece bir kişiye değil; Meclis’in tamamına yönelmiş saygısızlıktır.
Ben şunu açıkça ifade ediyorum:
Devlet geleneği olan ülkelerde kürsü, meydan yeri değildir. Orada konuşan kişi önce devleti temsil ettiğini hatırlar. Geçmişin gölgesini yok sayarak, bugünün kürsüsünde ahkâm kesmek kimseye yakışmaz.
Türkiye’nin ihtiyacı; bağıranlar değil, konuşanlar; tehdit edenler değil, ikna edenlerdir.
Aksi hâlde Meclis, milletin aklının değil, öfkenin temsil edildiği bir yere dönüşür ki bu, herkes için kayıptır.
Ben buna rıza göstermiyorum.
Çünkü Türkiye, kürsüde ölçüyü kaybeden bir dili hak etmiyor.
Kalın sağlıkla,