Merhamet bulutları toplansın üzerimize,
rahmet yağdırsın yorgun gönüllerimize…
İyilik rüzgârları essin dört bir yandan,
iyilik yağdırsın insanlığın kuruyan topraklarına.
Çünkü kuruduk…
Hem de öyle bir kuruduk ki;
bir damla samimiyete,
bir parça şefkate,
bir çift güzel söze muhtaç kaldık.
Merhamet eksik kalmış buralarda…
Ama herkes merhametten konuşuyor.
Şefkat görünmüyor,
ama hepimiz “Ben şefkatliyim.” diyoruz.
Ne tuhaf bir dünya değil mi?
Diliyle merhamet dağıtanların
yüreğinde merhamet bulamıyoruz.
İyilikten söz edenlerin
iyiliğe ihtiyacı olanı görmediği bir dünyada yaşıyoruz.
Sanki herkes iyi,
ama kimse kimseye iyi gelmiyor.
Herkes haklı,
ama kimse kimsenin hâlini anlamıyor.
Herkes konuşuyor,
ama kimse gerçekten dinlemiyor.
Herkes sevdiğini söylüyor,
ama sevdiğinin yarasını sormuyor.
Ah yalan dünya…
Zıtlıklar içinde yaşanan zıt bir dünya.
Kimi kimsesi çok,
ama kimsesiz.
Kimi kalabalıkların içinde yalnız,
kimi yalnızlığında kalabalık.
Bazıları her gün onlarca insanla konuşuyor
ama bir tek kişiye derdini anlatamıyor.
Bazıları kahkahalarla yaşıyor görünürken
geceleri sessizce ağlıyor.
Bazıları “Nasılsın?” diye soruyor,
cevabını beklemeden gidiyor.
Oysa bazen insanın ihtiyacı olan
uzun uzun nasihatler değil;
bir omuz,
bir tebessüm,
bir “Ben yanındayım.” sözüdür.
Kimsesiz insanların en büyük yorgunluğu
yalnızlık değildir belki de…
Görülmemektir.
Acısının fark edilmemesi,
sessizliğinin anlaşılmaması,
gülüşünün ardındaki hüznün
kimse tarafından sorulmamasıdır.
İnsan bazen yardım istemez.
Sadece birinin,
“Sen bugün biraz dalgınsın, neyin var?”
demesini bekler.
Ama biz ne yapıyoruz?
Görüp geçiyoruz.
Duyup susuyoruz.
Bilip unutuyoruz.
Sonra da insanlıktan,
merhametten,
şefkatten söz ediyoruz.
Belki de merhamet,
başkasının acısını kendi acın kadar hissedebilmektir.
Şefkat,
düşenin üzerine basmadan
elinden tutabilmektir.
İyilik ise
kimse görmese bile
iyilik yapmaya devam etmektir.
Çünkü gerçek iyilik alkış istemez.
Gerçek merhamet şahit aramaz.
Gerçek şefkat gösteriş sevmez.
Bir yetimin başını okşamak,
bir yaşlının yükünü taşımak,
bir garibin sofrasına oturmak,
bir hastanın kapısını çalmak,
bir yalnızın sessizliğini paylaşmak…
Bazen insan olmak
bu kadar basittir.
Ama biz basit olanı zorlaştırdık.
Sevgiyi hesapladık,
iyiliği ölçtük,
dostluğu menfaate bağladık.
Sonra da birbirimize,
“İnsanlık nereye gidiyor?”
diye sorduk.
Oysa insanlık bir yere gitmedi.
İnsanlık, bizim içimizde eksildi.
Biraz merhametimizi kaybettik,
biraz vicdanımızı susturduk,
biraz da birbirimize yabancılaştık.
Şimdi yeniden hatırlamamız gerekiyor:
Bir insanın kalbini kırmamak da iyiliktir.
Birinin derdini küçümsememek de merhamettir.
Birini yalnız bırakmamak da şefkattir.
Affedebilmek de büyüklüktür.
Gönül almak da insanlıktır.
Dilerim…
Merhamet bulutları yeniden toplansın gökyüzümüzde.
Rahmet yağsın kuruyan yüreklerimize.
İyilik rüzgârları essin sokaklarımızda.
Şefkat yeniden insanlığın dili olsun.
Kimse “Ben kimsesizim.” demesin.
Kimse gecenin bir yarısı
sessizce kendi yaralarını sarmak zorunda kalmasın.
Kimse kalabalıklar içinde
kimsesizliğin en ağır hâlini yaşamasın.
Çocuklar, büyüklerinden önce
iyiliği öğrensin.
Çünkü dünya bize miras kalmadı;
bizden sonrakilere emanet.
Belki bütün dünyayı değiştiremeyiz…
Ama bir insanın dünyasını değiştirebiliriz.
Bir güzel sözle,
bir küçük iyilikle,
bir sıcak tebessümle…
Bazen bir insanın hayatına
koca bir iyilik değil,
küçücük bir merhamet yeter.
Öyleyse gelin…
Merhameti konuşmak yerine yaşayalım.
Şefkati anlatmak yerine gösterelim.
İyiliği beklemek yerine başlatalım.
Çünkü bu dünya
biraz daha paraya değil,
biraz daha merhamete muhtaç.
Biraz daha gösterişe değil,
biraz daha samimiyete muhtaç.
Biraz daha konuşmaya değil,
biraz daha anlamaya muhtaç.
Ve en çok da…
İnsan, insana yeniden insan olsun diye
merhamete muhtaç.