Ölü numarası yapmak

Hayatta bazen gerçekten ölmekten daha zor olan bir şey vardır: Yaşıyor olduğu hâlde kendini hayattan çekmek... Konuşmamak, tartışmamak, kimseye kendini anlatmaya çalışmamak... Sanki yokmuş gibi sessizce yaşamak... İşte buna bazen "ölü numarası yapmak" denir.

İnsan bunu korktuğu için yapmaz her zaman. Bazen çok yorulduğu için yapar. Ne anlatırsa anlatsın anlaşılmadığını gördüğü için susar. Ne kadar iyi niyet gösterirse göstersin karşılığında kırgınlık bulduğu için geri çekilir. Artık kimseyle hesaplaşmaz, kimseye kendini ispat etmeye çalışmaz.

Bir zamanlar her şeye yetişmeye çalışan insan, gün gelir sadece kendi sessizliğine sığınır. Telefonu çalmazsa aramaz, hâlini soran olmazsa da kimsenin kapısını çalmaz. Çünkü bazı insanlar, yokluğunun fark edilmesini bekleyerek değil; varlığının değerinin bilinmediğini görerek sessizleşir.

Ölü numarası yapmak aslında hayata küsmek değildir. Bu, biraz da insanları uzaktan izlemektir. Kim gerçekten seni merak edecek, kim gerçekten bir gün kapını çalacak, kim yalnızca işi düşünce seni hatırlayacak... Sessizlik, bütün maskeleri birer birer düşürür.

Bazen ölü numarası yapmak, insanlardan kaçmak değildir; beklentilerden vazgeçmektir. Çünkü insan en çok, değer verdiği kişiler tarafından görmezden gelindiğinde yorulur. Bir mesaj bekler, gelmez. Bir hâl hatırı sorulsun ister, sorulmaz. O zaman anlar ki bazı yokluklar, varlıktan daha çok konuşur.

İnsan sessizliğe büründüğünde etrafındaki kalabalık da değişmeye başlar. Dün her gün yanında olanların birer birer uzaklaştığını görür. Oysa o sadece susmuştur. Demek ki bazı dostluklar sesine bağlıymış, yüreğine değil. Bazı sevgiler menfaat bitince tükenirmiş. İşte bunu anlamanın en acı yolu, biraz geri çekilip hayatı uzaktan izlemektir.

Bazen kimseye kırıldığını söylemez insan. İçine atar, içine gömer, içine ağlar. Dışarıdan bakanlar onu güçlü zanneder. Oysa her gülümseyişinin ardında sakladığı bir yara, her suskunluğunun içinde duyulmayan bir feryat vardır. Kimse bilmez geceleri kaç defa uykusuz kaldığını, kaç defa gözlerini tavana dikip, "Ben nerede yanlış yaptım?" diye kendini sorguladığını.

Sonra bir gün anlar ki herkesi mutlu etmeye çalışırken kendini ihmal etmiş. Herkesin derdine koşarken kendi yaralarını saramamış. İşte o gün biraz kendine döner. Konuşmaz, anlatmaz, hesap sormaz. Sadece izler... Kim gerçekten yanında kalacak, kim sessizliğini bile anlayacak diye bekler.

İnsan bazen kendini geri çeker ki etrafındaki kalabalığın gerçek yüzünü görebilsin. Çünkü sesin varken seni duymayanlar, sustuğunda da seni aramazlar. Ama seni gerçekten sevenler, en derin sessizliğinin bile bir anlam taşıdığını hisseder.

Belki de bazen en büyük cevap, hiçbir cevap vermemektir. En güçlü söz, suskunluğun içinde saklıdır. Herkese kendini anlatmaya çalışmaktan vazgeçtiğinde anlarsın ki bazı insanlar seni anlamak istememiştir zaten.

Ve zaman en büyük hakem olur. Gerçek sevenler, en derin sessizliğinde bile seni bulur. Gerçek dostlar, sen çağırmadan kapını çalar. Geri kalanlar ise sen sustuğunda seni çoktan unutmuştur.

Öyleyse bazen ölü numarası yapmak, vazgeçmek değildir. Bu, kendini korumaktır. Kalbini daha fazla yormamak, ruhunu biraz olsun dinlendirmektir. Çünkü insan kendini herkese harcadıkça eksilir; ama kendine döndükçe yeniden tamamlanır.

Belki de ölü numarası yapmak, yeniden doğmadan önce ruhuna verdiğin kısa bir moladır. O sessizlik bittiğinde ise artık aynı insan olmazsın. Kime güveneceğini, kime gönlünü açacağını, kimin için mücadele edeceğini öğrenmiş olursun. Çünkü hayatın en büyük derslerini bazen konuşarak değil, susarak alırsın. Ve en acı gerçek şudur: Sen sustuğunda seni arayanlar gerçekten seni sevenlerdir; seni unutanlar ise zaten hiçbir zaman senin olmamışl