Oysa ne çok severdim Eylül ayını.

Eylül ayını çok severdim. İzmir’de eylül ayı, sıcağın yerini yumuşak ve huzurlu yağışların aldığı zamandır. İmbat içinizi serinletir, güneş sanki hiç gitmek istemez ara ara görünür bulutların arasından, yağmur toprağa düşer. Serin ve toprak kokar şehir. Uzun aylar sonrasında imbat size denizin iyot kokusunu getirir. Eylül ayını çok severdim. Severdim ta ki 1980 eylülüne kadar. Ben değil tüm İzmir severdi.Yağmurun serinliğini, fuar yorgunluğunu, sokaklardaki ekşi zeytinyağı kokusunu, sokak satıcılarının kışlık turşuluklar, salçalık domates için gürültülü anonslarını seven herkes Eylül’ü severdi. Artık sevmiyorum. 12 Eylül 1980’den bu yana Eylül’ü sevmekten vazgeçtim.

Karanlık yıllar geçirmiştik. Sokaklarda ölüm, yakın arkadaşlarımızın üzerlerine örtülmüş gazeteler, annelerin çığlıkları, babaların için için acıları, sigara dumanında sönmeyen üzüntülerin zamanıydı. Kıbrıs Barış Harekâtından sonra bir görünmez el, alçak bir planı sahnelemeye başlamıştı. Önce okullar farklı siyasi gruplara bölündü, ardından mahallelerde ve en son evlerde farklı siyasi bakış. Aslında ne okulda ne mahallede ilk başlarda kavga yoktu. Gruplaşmalar kadim mahalle ortaklığı, okulda aynı okullu olmanın hukuku ile karşılıklı saygı ile yürüyordu. Sonra yine bir el ilecinayetler işlenmeye başlandı. Karşılıklı ölümler bu hukuku da bozdu. Artan anarşi ortamı, toz duman, olanları görmemize engel oluyor, müdahale edilemez bir karmaşa büyütülüyordu. Nerede bunu anlayan, bu tezgâhın farkına varan varsa öldürülüyor, aralarındaki sorunu konuşarak çözebilen alanlarda ciddi provakasyonlar yaratılıyordu.

İşte bu sıkıntılı günlerin sonunda okullar tatil olmuştu. Ege tütün hasatında, İzmir serinlemiş, sonbahar aslında neredeyse son bir yıldır sıkıyönetim ile yönetilen Türkiye’yi sakinleştirmişti. Genel anarşi tablosunun yerini bir odak tarafından tezgahlanan büyük ve ses getiren eylemler almıştı. Çünkü millet olandan bitenden yorgundu, artık mahallelerde yaşlılar ağırlıklarını koymaya başlamışlardı. Siyasiler biraz akıllı olabilseler sorunlar hızla halledilecek hale gelmişti. Ben teyzemin Keşan’daki köyüne yolculuk ediyordum o gece. İzmir’den bindiğim otobüs Çanakkale ve çevresinin güzelkıvrımlı yollarını geçti. Sabaha karşı Keşan’a vardık. Küçük terminali tıka basa insan doluydu. Otobüsten iner inmez etrafımız askerler tarafından çevrildi. Ne olduğunu ve İhtilalin ne olduğunu o tan ağarırken öğrenmiştim.

O gün terminalde ayakta bekledik, tuvalete izinle gittik, biraz itiraz edenler tekme tokat dayak yedi. Açlık, susuzluk. Üzerinde üniforması olan çocuklar bile olanlara hüzünlü gözler ile şahit oluyor, verilen emirleri yerine getirirken zorlanıyorlardı. O geceden başlayarak planlı bir şekildekoşulları önceden sağlanmış ihtilal ortamında ülkenin zeki çocukları, kaliteli işçileri, çalışkan öğrencileri, milletini sevenöğretmenleri, birer birer göz altına alındılar, işkenceler, sebepsiz ölümler, idamlar. Sokaklarda tehdit, zorbalık ve sınırsız fütursuz bir aşağılama ve linç kampanyası. Göz altına alındık, dövüldük, aşağılandık. Birkaç sene sonra Türkiye iyiolsun diye fikirlerince mücadele eden ve teröre bulaşmamışherkes susturulmuş, asıl bu organizasyonun maşaları konuşur olmuştu.

Suçsuzları sadece siyasi fikirleri nedeniyle döven, işkence eden öldüren bunları savunan o beş general yani Amerika’nın “bizim çocukları” bir daha geri dönülemeyecek bir siyasi soykırım yarattılar. Bu soykırımın sonunda gerçekten Türkiye için iyi şeyler yapabileceklerin yerini bugün gördüğünüz ayrık otları aldı. Ama yineTürkiye’nin sıvasız evlerindeki çocuklar şehit oluyor, yine Anadolu’nun utangaç delikanlıları, Türkiye için bedel ödemeye devam ediyor. Üzerinden geçen 46 yılın sonunda milletin getirildiği durumun suçluları artık sadece lanet ile anılıyor. İşte bu nedenle sevmiyorum Eylül ayını. Çünkü Eylül ayı gençliğimin ve milletimin hayallerini çalan o karanlıkgünleri hatırlatıyor.