Sana ne kadarını anlatayım ki…
Acılarımı mı anlatayım,
içimde susmadan büyüyen sancılarımı mı?
Yoksa geceleri kimselere duyurmadan içime gömdüğüm dertleri,
kimse görmesin diye yüzümde sakladığım
o tarifsiz tasaları mı?
Sana ne kadarını anlatayım ki…
Gelen çileleri mi,
gelecek olanların korkusunu mu?
Her acının bir öncekinden daha ağır olduğunu,
her yaranın biraz daha derine işlediğini mi?
Biz kederin en yüksek yerlerinde dolaştık.
Öyle ki mutluluğun yolunu unuttuk.
Merhametsizliğin kollarında ezildik,
şefkatsizliğin soğuk pencerelerinde
geceler boyu kıvrandık.
Bir el uzansın diye bekledik,
ama uzanan olmadı.
Sana ne kadarını anlatayım ki…
Vefasızlığı mı anlatayım?
Bir zamanlar “yanındayım” diyenlerin,
en zor gününde nasıl sessizce uzaklaştığını mı?
İnsanın insana nasıl yabancılaştığını,
bir kalbin bile bile nasıl kırıldığını mı?
Kimsesizliğin ne demek olduğunu
kalabalıkların ortasında öğrendik.
Etrafımız insan doluyken
nasıl yapayalnız kalınır,
bunu da öğrendik.
Sessizliğin korkunçluğunu da öğrendik.
Çünkü bazen insanın en büyük çığlığı,
kimsenin duymadığı çığlıktır.
Sana ne kadarını anlatayım ki…
İçimde biriktirdiğim yılları mı,
her yıl biraz daha ağırlaşan yüklerimi mi?
Hangi gecenin sabaha çıkmadığını,
hangi sabahın içimde gece kaldığını mı anlatayım?
İnsan bazen yaşadıklarından değil,
yaşayamadıklarından yorulur.
Söyleyemediği sözler,
tutamadığı eller,
yarım kalan vedalar,
gelmesini beklediği ama hiç gelmeyen insanlar
birikir insanın içinde.
Sonra bir gün
hiçbir şey olmamış gibi gülümsersin.
Kimse bilmez…
O gülümsemenin arkasında
kaç defa yıkıldığını.
Kaç gece kendi kendine
“Bir sabah olsun da geçsin.” dediğini…
Ama bazı sabahlar da geçmez.
Güneş doğar,
şehir uyanır,
insanlar telaşla işlerine gider,
kuşlar öter…
Sen ise aynı yerde kalırsın.
Çünkü bazı yaraların takvimi yoktur.
Ne gün bilirler, ne saat…
Zaman geçer derler.
Geçer mi gerçekten?
Belki zaman geçer,
ama bazı acılar insanın içinden geçmez.
Bir köşeye çekilip sessizce beklerler.
Sen unuttum sanırsın.
Bir şarkı çalar,
bir koku gelir,
bir isim duyarsın…
Ve yıllardır susturduğun o acı
yeniden konuşmaya başlar.
İşte o zaman anlarsın:
Bazı insanlar hayatından gitmez,
sadece hayatındaki yerini değiştirir.
Kimi hatıraya dönüşür,
kimi yaraya…
Kimi de ömrünün sonuna kadar
“Keşke” diye taşıdığın bir cümle olur.
Ben en çok da
insanın insana yaptığı kötülükleri anlamakta zorlandım.
Bir kalbin kırılabileceğini bile bile
nasıl kırılır bir insan?
Birinin geceleri ağladığını bile bile
nasıl rahat uyur?
Bir insanın sana güvenmesini
nasıl bu kadar kolay harcarsın?
Bilmiyorum…
Belki de biz,
merhameti kaybettiğimiz yerde
insanlığımızın bir parçasını da kaybettik.
Çünkü merhamet yoksa
sevgi eksik kalır.
Vefa yoksa
dostluk yarım kalır.
Şefkat yoksa
en güzel söz bile
insanın yarasına dokunamaz.
Ve insan kimsesiz kaldığında
en çok da kendisine sarılmayı öğrenir.
Ben de öğrendim.
Düştüğümde kendim kaldırdım kendimi.
Ağladığımda gözyaşımı kendim sildim.
Kırıldığımda yaralarımı kendim sardım.
Kimseye yük olmamak için
içimde koca bir dünya taşıdım.
Dışarıdan bakınca güçlüydüm.
Oysa içimde
her gün biraz daha yorulan
bir insan vardı.
Ve kimse bilmiyordu…
Ben bazen güçlü olduğum için değil,
başka çarem olmadığı için ayakta duruyordum.
Sana ne kadarını anlatayım ki…
Acımasızlığın acısını mı,
vefasızlığın ağırlığını mı,
yoksa insanın kendi yarasına
kendi elleriyle merhem olmaya çalışırken
nasıl tükenip gittiğini mi?
Anlatacak çok şey var…
Ama bazı acılar vardır,
dile geldiğinde küçülür sanırsın