Toprağa girmeden ölenler

Biyolojik yaşları genç, fakat ruhları çoktan toprağa girmiş insanların haberlerini daha çok duyacağız.

Buna alışsanız iyi olur.

Çünkü felaket bir anda gelmiyor.

Felaket, önce insanın içinde başlıyor.

Bir sabah uyanıyorsunuz; yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarında bir insanın ölüm haberini okuyorsunuz. Ardından birkaç dakika şaşırıyor, üzülüyor, “Daha çok gençti” diyorsunuz.

Sonra hayatınıza devam ediyorsunuz.

Ama asıl soruyu sormuyorsunuz:

Bir insanın bedeni bu kadar gençken ruhu nasıl bu kadar yaşlanabiliyor?

Bugün toplum olarak yalnızca ölümle karşı karşıya değiliz.

Bir tür ruhsal tükenişle karşı karşıyayız.

İnsanlar daha yaşarken umutlarını kaybediyor. Hayallerini erteliyor. Güven duygusunu yitiriyor. Geleceğe dair kurduğu cümlelerin başına sürekli “ama” koyuyor.

Çalışıyor ama yaşamıyor.

Kazanıyor ama yetmiyor.

Konuşuyor ama anlaşılmıyor.

Kalabalıkların içinde ama yalnız.

Gülümsüyor ama içinde başka bir hayatın cenazesini taşıyor.

Ve biz bütün bunları çoğu zaman normal kabul ediyoruz.

“Hayat zor.”

“Her dönemde böyleydi.”

“Gençler artık hassas.”

“Biraz güçlü olmak lazım.”

Oysa mesele güçsüzlük değil.

Mesele, insanın dayanma kapasitesinin sistematik olarak tüketilmesi.

Bugün bir insanın ruhunu öldürmek için onu fiziksel olarak yok etmek gerekmiyor.

Onu sürekli değersiz hissettirmek yetiyor.

Çaresiz bırakmak yetiyor.

Emek verip karşılığını alamayacağına inandırmak yetiyor.

Adalet duygusunu aşındırmak yetiyor.

Sevginin yerini çıkar ilişkilerine, dostluğun yerini rekabete, umudun yerini korkuya bırakmak yetiyor.

Sonra bir gün o insanın ölüm haberini okuyoruz.

Ve şaşırıyoruz.

Oysa belki de ölüm haberi, son noktadır.

Asıl hikâye çok daha önce başlamıştır.

İnsan önce içeride ölür.

Sonra dışarıdan hâlâ yürür, konuşur, çalışır, güler.

Ama içindeki hayat çoktan susmuştur.

İşte bizi bekleyen asıl tehlike budur.

Biyolojik yaşları genç, ruhları yaşlı bir toplum.

Ve bu toplumda yalnızca bireyler değil, gelecek de yaşlanıyor.

Bugün yaşanan bazı ölümler, bazı cinnetler, bazı intiharlar, bazı şiddet olayları ve toplumdaki giderek büyüyen umutsuzluk yalnızca münferit olaylar olarak okunmamalı.

Her olayın kendi nedeni vardır elbette.

Ama olayların arkasındaki ortak zemine bakmayı da öğrenmeliyiz.

Çünkü bir toplumun ruh sağlığı bozulduğunda, bunun haberi yalnızca hastanelerden gelmez.

Gazetelerin üçüncü sayfasından gelir.

Cenaze haberlerinden gelir.

Bir annenin “Çocuğum daha çok gençti” cümlesinden gelir.

Bir babanın suskunluğundan gelir.

Bir arkadaşın “Son zamanlarda çok değişmişti” sözünden gelir.

Ve bazen hiç kimsenin fark etmediği bir sessizlikten gelir.

ölüm haberleri üzerinden yalnızca “bir kişi daha öldü” demek kolaydır.

Zor olan, o ölümün bize ne söylediğini dinlemektir.

Çünkü her ölümün ardından aynı soruyu sormazsak, yalnızca cenazeleri sayarız.

İnsanları neden kaybediyoruz?

Neyi yanlış yapıyoruz?

Neden bu kadar genç insanlar geleceğe değil, yalnızca bugünü atlatmaya çalışıyor?

Neden hayatta kalmak, yaşamaktan daha büyük bir hedef hâline geliyor?

Ve neden bütün bunları kanıksıyoruz?

Felaket henüz kapıya gelmedi diye düşünmeyin.

Felaket adım adım ilerliyor.

Önce insanların umudunu alıyor.

Sonra güvenini.

Sonra birbirine olan inancını.

En sonunda da yaşama isteğini.

Bu yüzden bugün yapılması gereken şey yalnızca ölümlerin ardından başsağlığı dilemek değildir.

Öncesine bakmaktır.

İnsanların hangi noktada koptuğunu görmek.

Sessiz çığlıkları duymak.

“İyiyim” diyen insanın gerçekten iyi olup olmadığını sormak.

Ve en önemlisi, genç yaşta yaşlanmaya başlayan ruhlarımızı yeniden hayata döndürecek bir toplum kurmak.

Çünkü unutmayalım:

Bir insanın toprağa girmesi ölümün son aşamasıdır.

Asıl ölüm, insanın kendisine, çevresine ve geleceğine dair inancını kaybettiği gün başlar.

Ve eğer buna alışmaya başlarsak, yarın okuyacağımız ölüm haberlerinin sayısından çok daha büyük bir şeyi kaybetmiş olacağız:

Bir toplumun yaşama duygusunu.