Bazen hayat uzun bir tünel gibi gelir insana. İçeri girdiğini hatırlarsın ama ne zaman çıktığını bilemezsin. Duvarları soğuktur, sesi yankılıdır; her adımda kendi kalbinin sesini dinlersin. Karanlık uzadıkça insan, ışığın gerçekten var olup olmadığını sorgular. Ama işin garibi şudur: En çok da umudunu kaybettiğin anda, gözün karanlığa alışır ve en küçük ışığı bile fark etmeye başlarsın.
Tünel, insanın sabrını sınar. Yalnızlığını, kırgınlığını, yarım kalmış dualarını önüne koyar. “Neden ben?” sorusu defalarca çarpar duvarlara. Cevap gelmez. Çünkü bazı soruların cevabı sözle değil, yürüyerek bulunur. Durursan karanlık büyür; yürürsen, fark etmeden ışığa biraz daha yaklaşmış olursun.
Bazen insan tünelin ortasında durur. Ne geri dönecek gücü vardır ne de ileri gidecek cesareti. İşte o an, karanlık en ağır hâlini alır. İnsan kendiyle yüzleşir; susturamadığı düşünceler, gecelere sığmayan pişmanlıklar, “keşke”lerle dolu cümleler bir bir dökülür önüne. Ama tünel tam da burada öğretir: Her yüzleşme bir yük değil, bazen bir arınmadır.
Işık yaklaştıkça gölgeler çoğalır. Bu bir aldatmacadır; korkutmak içindir. Çünkü karanlık, kaybedeceğini anladığında daha gürültülü olur. İnsan tam umuda tutunacakken, geçmiş bir adım daha yaklaşır. Ama bilmez ki, ışık gölgeleri değil, gerçeği büyütür. Ve gerçek şudur: Dayanan kalp, en karanlık yerde bile yönünü kaybetmez.
Tünelin sonundaki ışık çoğu zaman hayal ettiğimiz gibi parlak değildir. Ne gözü kamaştırır ne de her şeyi bir anda düzeltir. Ama gerçektir. Sessizdir. “Buradayım” demez; sadece var olur. Ve insan o ışığı gördüğünde anlar ki, çektiği acılar boşa değildir. Her adım, her düşüş, her yeniden kalkış, onu oraya getirmiştir.
Tünelden çıkan insan, güneşe hemen alışamaz. Gözleri kısılır, kalbi ürker. Çünkü karanlığa alışan ruh, aydınlığı önce yadırgar. Ama zamanla anlar: Işık acıtıyorsa, sebebi karanlığın derinliğidir. Ve bu acı, bir cezadan çok yeniden başlamanın işaretidir.
Belki de tünelin sonundaki ışık bir insan değildir, bir gün değildir, bir mucize hiç değildir. Bazen sadece “devam ediyorum” deme cesaretidir. Bazen sabahın sessizliği, bazen içinden gelen o küçük ses… “Henüz bitmedi.”
Ama insan şunu da öğrenir tünelde: Her karanlık düşman değildir. Bazıları durup nefes alman içindir. Hayat bazen ışığı saklar ki, insan kendi içindeki kıvılcımı fark etsin. Dışarıdan gelmeyen umut, içeride filizlenir. Ve o filiz, ne fırtınadan korkar ne geceden. Çünkü kök saldığı yer, acının ta kendisidir.
Sonunda ışığa ulaşıldığında, geride bırakılan tünel bir lanet gibi değil; bir emanet gibi durur insanın içinde. “Geçtin” demek için değil, “güçlendin” demek için hatırlanır. Ve insan bilir ki, bir gün yine karanlık olursa… bu kez korkmayacaktır. Çünkü artık ışığın nereden doğduğunu öğrenmiştir.
Ve insan bir gün geriye dönüp baktığında, tünelin ne kadar uzun olduğunu değil; onu geçecek gücü kendinde nasıl bulduğunu hatırlar. Çünkü asıl ışık, çıkışta değil… yürümekten vazgeçmeyen yüreğin içindedir.