Yolum gurbet ele düştü.

Yolum gurbet ele düştü...

Ne bir hesapla oldu bu, ne de bir hevesle.
Hayat, fark ettirmeden aldı beni alıştığım yerlerden.
Bir gün ardıma dönüp baktığımda, çocukluğumun geçtiği sokaklar arkamda kalmıştı.
Dost sesleri uzaklaşmış, anne duası rüzgâra karışmıştı.
Ben ise bilmediğim yolların yolcusu olmuştum.

İnsan bazen ekmeğinin peşinden gider,
bazen kaderinin...
Ama hangisinin peşinden giderse gitsin, arkasında bıraktığı sevdiklerini de yanında taşır.
Ben de taşıdım.
Taşıdım ama hasretin yükü omuzda değil, yürekte taşınıyormuş.
Bunu çok sonraları öğrendim.

Gurbetin ilk gecesi sessiz geçer sanır insan.
Oysa en büyük gürültü o gece kopar içinde.
Bir yanda hatıralar konuşur,
bir yanda özlemler...
Bir yanda dönmek isteyen kalp,
öte yanda kalmak zorunda olan beden...

İşte o zaman anlarsın;
uzaklık kilometrelerle ölçülmezmiş.
Bir annenin sesini duyamadığın kadar uzak,
bir dostun omzuna başını koyamadığın kadar gurbetmiş.

Yolum gurbet ele düştü...

Her sabah yeni bir güne uyandım.
Ama hiçbir sabah memleketimdeki gibi doğmadı güneş.
Hiçbir akşam çocukluğumdaki gibi batmadı.
Çünkü insanın doğduğu yer değişse de, özlediği yer değişmiyormuş.

Kalabalık caddelerde yürüdüm.
Yüzlerce insan geçti yanımdan.
Kimisi güldü,
kimisi konuştu,
kimisi koştu geçti.
Ama hiçbiri benim içimdeki sessizliği duymadı.

Çünkü bazı yalnızlıklar görünmez.

Bir odanın içinde tek başına kalmak yalnızlık değildir.
Asıl yalnızlık; derdini anlatacak bir yürek bulamamaktır.

Bir gece pencerenin önünde otururken gökyüzüne baktım.
Aynı yıldızlar memleketimin üstünde de parlıyor olmalıydı.
Belki annem de göğe bakıyordu o an.
Belki çocukluk arkadaşlarım bir kahvede oturmuş eski günleri konuşuyordu.
Belki benim adım da geçiyordu aralarında.

Ama ben yoktum.

İnsan bazen bir şehirden değil,
kendi hayatından uzak düşüyor.

Ve işte o zaman başlıyor gerçek gurbet.

Bir türkü çaldı bir gün.
İlk notasında gözlerim doldu.
Çünkü bazı türküler söylenmez, yaşanır.
Bazı sözler dinlenmez, insanın yarasına dokunur.

O gün anladım ki;
özlem denen şey unutuldukça biten bir şey değilmiş.
Aksine büyüyormuş.
Yıllar geçtikçe kök salıyormuş insanın içine.

Ve bazen gecenin en sessiz saatlerinde uyanıyorum.

Etraf karanlık...
Şehir uyuyor...
Sokaklar susuyor...

Ama benim içimdeki özlem uyumuyor.

Yastığa başımı koyduğumda, yıllardır görmediğim yüzler geliyor gözlerimin önüne.
Bir sofranın etrafında toplanmış sevdiklerim...
Annemin mutfaktan gelen sesi...
Babamın ağır ama güven veren bakışları...
Dostlarla edilen koyu sohbetler...

Hepsi bir film gibi geçiyor zihnimden.

Elimi uzatsam dokunacakmışım gibi geliyor.
Ama gurbetin en acı tarafı da bu zaten...
Dokunamayacağını bildiğin şeyleri özlemek...

Bazen bir koku alıyorum ansızın.
Bir ekmek kokusu...
Bir yağmur sonrası toprak kokusu...
Bir çay buharı...

Ve bir anda yıllar öncesine gidiyorum.

Çünkü insanın hafızası unutsa da,
yüreği unutamıyor.

Ne kadar zaman geçerse geçsin,
özlem dediğin şey insanın içinde yaşayan bir misafir gibi.
Gitmiyor...
Eksilmiyor...
Sadece derinleşiyor.

Yolum gurbet ele düştü...

Belki ekmeğimi kazandım,
belki hayatımı sürdürdüm,
belki ayakta kalmayı öğrendim.

Ama içimde hep eksik kalan bir şey oldu.

Çünkü bazı insanlar evlerinden ayrılır,
ben ise sanki kendimden ayrıldım.

Bir yanım hep geride kaldı.

Bir ağacın gövdesinden koparılan dal nasıl kurursa,
insan da köklerinden uzak kalınca sessizce soluyor.

Kimse fark etmiyor belki.

Ama her özlem insanın içinde biraz daha yaşlandırıyor onu.

Yıllar yüzüme çizgiler bıraktı.
Saçlarıma aklar düşürdü.
Ama en büyük izi yüreğime bıraktı gurbet.

Ve şimdi biliyorum ki;

Bazı yollar insanı uzaklara götürür,
bazı yollar ise insanı kendine yabancılaştırır.