Bir sararmış fotoğraf gibidir tarih.
Yaşanmışlıklar, bilinenler, sır kalanlar, sırdaş anıları gibi.
Kadim mavi gezegen, içindeki taşı, toprağı, börtüsü, böceği ile yaşlandıkça, yaşlılığının tecrübesi ile seyrediyor bizi sessiz sedasız.
Çok uzun bir geçmişin anıları ile insan soyunu takip ediyor. Küçük, yetersiz, tabiat karşısında çaresiz insan soyu, tarihin dar ve uzun koridorlarından yuvarlanırken insan olmanın basit hafifliği ile bencil ve kısa yaşamını yaşıyor ve çekip gidiyor.
Evrenin inanılmaz geçmişinin yanında hesaba bile alınmayacak kadar kısa insan hayatı tabiatın kontrolünden, tabiatı kontrol etme paranoyasına dur diyecek bir sisteme doğru evriliyor.
Bu nedenle galiba insanlık gibi tarih de değişiyor.
Gezginler, şamanlar, din önderleri, askerler ile başlayan yaşananları not etme fikridir tarih. Yaşanılan iç kavgalarını, entrikaları, içinde bulunulan insani durumları değil galiba tanık olunanı, bildiği kadarını ya da gördüğü kadarını paylaşmak olarak başlamıştır.
Heredot’tan bugüne dünya üzerinde ne olup bitmiş ise işte bu bakış ile çağlar boyunca aktarıldı.
Savaş meydanlarındaki mağrur hükümdarlar, sarayların, şatafatın gücü, sonra aniden teslim alınan topraklar ve ölemediği için ölümü arzulayan esaretler. Tarih o nedenle savaşlar, işgaller ve kazanan ile kaybedenlerin tarihi gibi görünüyor.
Çünkü tarih bile trajedi kahramanı arıyor.
Aslında tarihin kadim geçmişinde yazılanların tamamı yaşanılan yüzyılların yüzde biri bile etmez. İşte en ağırı 2. Dünya Savaşı. 1939 ile 1945 arasında altı yıl.
Milyonlarca insanın öldüğü, çocukların katledildiği, kadınların tecavüze uğradığı savaş altı yıl sürmüş. Ortalama bir insan hayatının 12 de biri kadar bir süre. Tarihin yazdığı birçok cephede süren savaşlar, ülkelerinin başında eski çağların fenomen yöneticileri.
Ölen insanlar tarihte sadece bir istatistiksel sayı. Ölen her bir insanın geçmişi, yaşam ile ilgili hayalleri, sevdaları, kıskançlıkları yani insani hiçbir şey yok sadece ölen sayısına eklenmiş “bir”.
Oysa tüm bu savaşların, cinayetlerin, acıların aslında birinci öznesi insan.
Tüm karmaşalar ve çatışmaların gösterilen odağı insan.
İnsan için çıkarılan savaş ve insana rağmen yazılan tarih tıpkı demokrasi gibi bir şey. Sen senin adına seni yönetecek vekiller seçiyorsun.
Bu kral, vekil, padişah, adı ne olur ise olsun senin adına yaptığını söylüyor her şeyi. Sen nedenini öğrenmeye kalkınca “sır” olup senden saklanıyor.
Büyüklerimiz bizim adımıza düşünürken asillerin işlerine karışmasını da çok istemiyor. Bir karar için birilerinin diğerlerinden bir fazla oy alması yeterli oluyor.
Tıpkı tarih gibi. Tarih sadece güçlüyü yazıyor. Milletinden aldığı vekaleti bir güç haline getiren yöneten işte bu nedenle tarihin konusu olurken asıl için geriye sadece verilen emirleri yerine getirmek ve ölmek kalıyor.
Kendimizi aldatmaktan vazgeçemiyoruz. Bizim vekilleri ve demokrasiyi diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünerek destekliyoruz.
Kötü örnekleri gösterip halimize şükrediyoruz. Bizim olan egemenliğimizi yönetici bir sınıfa teslim etmeyi, hatta gidip bunun için oy vermeyi, yönetenleri değiştirip yerine yeni getirdiğimiz yeni yönetici sınıfı desteklemeyi önemli bir vatandaşlık görevi olarak görüyoruz.
Oysa değişmez ve herkesin üstünde olan tek güç devlet. Çünkü devlet hepimizin yaşama ideali ve yaşam isteklerinin ortaklık gücü.
Devlet hukuk, sosyal kurallar, dini farklılıklar ve çağın zorlamalarını göğüsleyen her birimize eşit haklara sahip olma hakkı sağlayan o büyük ve yaşayan organizmanın adı. İşte bu nedenle yönetici sınıflar hep devlet adını kullanarak bize direktifler veriyor.
Oysa devlet yönetenlerin değil yaşayanların çatı yapısı.
Yaklaşık 2000 yıldır bu illüzyon ile doğuyor büyüyor ve ölüyoruz. Bazen krallar, hükümdarlar yönetiyor bizi bazen partiler bazen dini organizasyonlar bazen güç grupları.
Hangisi olduğunun çok önemi yok çünkü sonuçta bizi biz yönetmiyoruz.
Son 50 yıldır işte bu paradoks nedeniyle dünyada huzursuzluk artıyor. Tarihi yazanların yerini yazılı ya da görsel basın onun da yerini sosyal medya aldı.
Tarihi yazmayan geçerli tarih gibi gerçeği maskeleyen teknolojik bir beyin yıkama ile karşı karşıyayız.
Belki de bundan artık tarih gücünü yitirmenin getirdiği psikoloji ile bir süredir doğruyu yazıyor.
İletişim dünyasında tamamen yalan üzerine kurulu bilgisinin izini sürüyor ve gerçekleri büyük bir cesaret ile önümüze getiriyor.
Bunca bin yılın sonunda ilk kez tarih gerçek misyonunu yerine getiriyor, iletişim imkanları çok engel olmaya çalışsa da bu gerçek bilginin hızla yayılmasına engel olamıyor.
Artık dünya yeni bir toplumsal değişikliğe doğru hızlı adımlar ile ilerliyor.
Yönetenlerin kararları nedeniyle ölen milyonlarca insan şu anda yaşanılan bu karmaşa ile hayatını kaybetmeye devam ediyor bunun bir paradoks olduğunu düşünebilirsiniz.
Ama aslında artık tarih bile doğru yazmaya başladı ise değişim öncesi sancılar olduğunu da görüyor olmalısınız. İnsanoğlu zaten asırlardır ölüyor belki bu yok olmaktan önceki son bir çıkış olur.