Zeliha


"Zeliha!"
Hasan sağına soluna bakarak, yeniden seslendi.
"Kız Zeliha!"
Karşıdan hiç cevap gelmiyordu. Hasan kapıya doğru ilerledi, eliyle kapıyı itekledi, kapı hemen geri doğru açıldı. İçerisi kapının açılması ile bir nebze aydınlanmıştı. Ama yine de net olarak hiçbir şey görünmüyordu.
Hasan bir daha, öfkeyle seslendi.
"Zeliha, duymuyon mu?" dedi, "Kör olası, geberdin mi?"
Ses gelmedikçe Hasan hem merak ediyor hem de sesinin şiddeti artıyordu.
"Zeliha! Ne oldun kız? Neredesin?"
Eliyle, hemen kapının yanındaki duvarı yoklamaya başladı. Sonunda elektrik düğmesini bulmuştu. Düğmeye dokunması ile etraf aydınlandı. Ama içeride kimse yoktu. Zaten odada karşılıklı iki kanepe ve ortalarında bir kilim vardı. Hasan yine de etrafa ve kanepelerin arkasına iyice baktı. Sonra arkasını döndü ve odadan çıktı. Çıkarken de lambayı söndürmeyi unutmadı.
Dış kapının kenarındaki tekli koltuğa oturdu. Karşı tepeye bakarak çok yavaş bir sesle bir türkü mırıldandı.
"Yüksek yüksek tepelere kız vermesinler..."
Türkü yarıda kalmıştı. Bir süre çıt çıkmadı. Duyanlar, doğadaki kuşların dışındaki böceklerin bile sesini duyuyordu. Ama Hasan karşı tepeden gelen ezan sesinden başka bir şey duymuyordu. Ezanın bitmesiyle, Hasan kendi kendine sormaya başladı.
"Zeliha yok mu?"
"Zeliha nereye gitti?"
"Akşam da oldu, Zeliha gelmeyecek mi?"
Oturduğu yerde her şeyi unuttu ve namaz kılmaya başladı. Evin arkasından bir ses duyunca namazı da unutup, o sese ses verdi.
"Kim var orada?"
"Dede ben, Asiye."
"Asiye?.."
Hemen koltuğun yanındaki asasını aldığı gibi ayağa kalktı. Evinin önüne kadar gelen Asiye'ye döndü.
"Kızım sen kimsin?"
"Dede beni tanımadın mı? Torunun Asiye."
Şimdi hatırlamıştı.
"Tanımam mı kızımı ben. Gel hele gel. Benim güzel kızım."
Asiye, elindeki tası masanın üzerine koydu. Dedesinin elini öptü. Hemen masayı hazırlamaya başladı. İki tabak, bir iki dolaptan katık ve getirdiği yemeği iki tabağa bölüştü. Karşılıklı yemeğe başladılar.
Hasan:
"Asiye, Zeliha ninen nerede, o niye yemeğe gelmedi?"
Asiye konuyu değişmek istedi:
"Dede, Kore'ye savaşa nasıl gittiniz?"
Hemen kendine çeki düzen veren Hasan Dede, askeri ciddiyete bürünerek anlatmaya başladı:
"Ben Balıkesir'de askerdim. Askerliğimin bitimine 5 ay kalmıştı. Babaannen ile yeni evlenmiş askere gelmiştim. Günleri tek tek sayıyordum. Ama bir anda bu savaş çıktı. 'Türkiye, Amerika'nın yanında savaşa girdi.' dediler. Bizler eve gitmeyi beklerken, 'Hazırlanın, Kore'ye gidiyorsunuz.' diye emir verdiler. O akşam herkes birbirine sormaya başladı, 'Kore nerede?' diye. Takım komutanımız bizi topladı, harita üzerinde Kore’nin yerini zar zor buldu. ‘İşte buraya gidiyoruz.’ dedi. Bir arkadaş, ‘Bu Kore çok uzakta, niye gidiyoruz ki?’ diye sordu. Ama bir cevap alamadık. Çantalarımızı hazırladık ve bir gün sonra bizi askeri kamyonlar ile tren garına getirdiler. O gün trenin etrafına çok insan toplanmıştı. Çok uzaklardan gelip evladını Kore’ye uğurlamak isteyenler vardı. Orada insanlar birbirinden ayrılamıyordu. Hele evlatları olanlar son ana kadar evladını kucağından bırakmıyordu.”
“Dede seni uğurlamaya kim geldi?” dedi Asiye.
“Kim gelsin kızım? Annem babam köyü bırakarak gelemezdi. Zeliha da yol iz bilmez. Benim gibi yüzlerce kimsesiz askeri, oradaki kalabalık uğurladı. Yakın çevreden gelenler çocuklarını o kör olası Kore’ye, ağlayarak trene bindirdiler. Birkaç gün tren ile gittik. Sonunda İskenderun’a geldik. Burada bizi büyük gemilere bindirdiler. Aramızda benim gibi ömründe hiç gemiye binmemiş asker çoğunluktaydı, hatta deniz bile görmemiştik. Bizim için deniz, okyanus, uçsuz bucaksız su ovası idi. Günlerce denizde yolculuk yaptık. Oraya gitmeden deniz ile savaştık. Gemi çok büyük ve güzeldi. Her istediğimiz vardı. Yemekler çok bol ve lezzetliydi ama ekmek, iki ince dilim veriyorlardı. Bizim ekmeksiz karnımız doyar mı? Ne kadar yemek yesek de bir türlü ekmek olmayınca doymuyorduk. Daha sonra uğradığımız limanlardan un aldılar da bolca ekmek yaptılar. Sonunda lanet bir memlekete gelmiştik. Bizi yetkililer, öğrenciler ve halk birlikte bandolu, mızıkalı törenlerle karşıladılar. Günlerce alışamadık bu garip memlekete. Sonra birkaç çatışmaya katıldık. Ben Zeliha'yı çok özlemiştim. Elimden gelse, bir yol bulsam ya da bir yol bilsem, kaçıp memleketime, Zeliha’ma geleceğim. Ama çok çok uzaklarda idik.”
Asiye dedesinin Kore'den hoşlanmadığını biliyordu. Dedesi için Kore, sevdiğinden uzaklaşmaktı, savaştı, acı idi, gurbetti...
"Dede, Kore'de ne kadar kaldınız?"
"Benim askerliğimin bitimine 5 ay kalmıştı. Bizi o ülkeye alıp gittiler. Bir yıldan çok eve dönemedim. Birçok arkadaşımız şehit oldu, yaralanarak gazi oldu. Koreliler bize “Kutup Yıldızı” ismini takmıştı. Kore’yi sevmemiştim ama dillerini bilmesek de yardım ettiğimiz Korelileri sevmiştik. Savaş bitmemişti ama bize ‘Sizin yerinize yeni askerler geldi. Siz Türkiye’ye döneceksiniz,’ dediler. Dönerken o yardım ettiğimiz Korelilerin bize bakışları, içten yaptıkları teşekkürler gözlerinden anlaşılıyordu. Yine gemiler ile ülkemize geldik. Hemen buraya köyüme geldim. Bir daha da Zeliha’mdan ayrılmadım."
Yemek bitmiş, akşamın karanlığı ve serinliği çökmüş, gece başlamıştı…
“Dede savaşanların ikisi de Kore, dünya bu işe niye karıştı ki?”
Hasan ayağa kalktı.
"Hava serinledi kızım, içeri ninenin yanına geçelim." dedi ve kalkarak içeri gitti.
O yaşlı adam sanki bu sorudan rahatsız olmuştu. Biraz zaman kazanmak için yavaşça içeri odaya geçti. Sedirin üzerine oturdu ve torununu da yanına çağırdı.
“Gel güzel kızım, bak sana bildiklerimi anlatacağım.” dedi.
Asiye, dışarıda masanın üzerinde olanları alarak, dolapta yerine koydu ve dedesinin gösterdiği yere oturdu. Dedesi dışarıda gökyüzünde, milyonlarca yıldıza gözlerini dikmişti. Aklı yine başka yerlerde geziyor diye düşünmüştü ki Asiye, Hasan konuşmaya başladı:
“Kızım ben çok bilmem. Köylü bir Hasan’ım. Hatta bana, babam kaşık yaptığı için ‘Kaşıkçının Hasan’ derler. Ömrüm bu köyde geçti. Dedim ya, bizim akıllılar bizi o belalı memlekete götürdüler. Kimin için, ne için savaştık, biz de bilmiyoruz. Yanımda bir arkadaşım vardı. Ona, bazen sorardım. ‘Bu aynı millet niye savaşıyor ki?’ Bana, ‘Kuzeyde olanlar Ruslar için, güneyde olanlar Amerika için savaşıyor,’ derdi. Çin ve Rusya gibi devletler Kore’yi kendileri gibi Komünist yapmak istiyormuş. Amerika ise buraya demokrasi getirecekmiş. Kızım ben, komünist ne demokrasi ne diye sorup dururdum. Sonra anladım ki bu devletler kendi menfaatleri için savaşıyormuş. Sonra aklıma geldi. Bizim burada ne işimiz var? Bu soruyu hep sordum. Biz kimin için savaşıyoruz?”
“Dede siz kimin için savaştınız?” diye sordu Asiye.
Hasan Dede başını eğdi. Bir süre sustu. Sanki yıllardır cevabını aradığı soruyu ilk kez bu kadar açık duymuştu.
“Bilmem kızım…” dedi yavaşça.
“Bize ‘vatan’ dediler, ‘görev’ dediler, gittik. Ama orada anladım ki…”
Biraz durdu, gözleri doldu.
“İnsan en çok sevdiği için savaşıyormuş. Ben Zeliha’ma kavuşabilmek için savaştım. Sağ kalıp geri dönebilmek için…”