Ağustos ayı sıcak olurdu ama 1999 yılı bir başka sıcaktı.

Bir türlü bu gece uyumak istemiyordu.

Gece olmasına rağmen hava bunaltıyordu. Çarşıya doğru yürüdü. Yolda tek tük insan vardı. Kendi kendine, “Bu Gebze’de yaşayanlar hep gariban, akşam oldu mu, hava karardı mı hemen evine çekilir.Sabah erken kalkıp işe gidecektir.”

Aklına uzun süre kaldığı ve çalıştığı İstanbul’un lüks semtleri geldi. “Ya zenginlerin bölgeleri, onlar gündüz çalışır, gece yaşarlar. Ne zaman dinlenirler, hiç anlamadım. İstanbul’un o yerlerinde hayat yeni başlıyor. Vay be, ne farklı dünyalar ve hayatlar var.” dedi.

Çarşıyı boydan boya gezerek, kapalı dükkânların önünden evine geri döndü.
Eve girdiği zaman herkes çoktan uyumuştu. Bu gece sanki uyku ondan çekilmişti. Yavaş yavaş odaya gitti bir müddet sonra sessizce yatağa yattı.

Gözlerini sıkı sıkı kapatarak uyumak istiyordu. Aklına her şey geliyordu. Gözlerini açtı, bembeyaz tavan ona bakıyordu. Tavan sinema perdesi olmuştu.

Önce annesini gördü, sonra babası gelip gidiyordu. Annesi ve ineği Sarıkız, arka fonda devamlı duruyordu.

Köyü ve coşkun akan derelerinden sonra, Trabzon Limanından İstanbul’a gelirken, bindiği gemiyi gördü. Gemi ile birlikte Karadeniz'e açıldı. Dağın yamacından derenin suları azgın şekilde denize saldırıyordu.

Deniz gelen suların şiddetinden dev dalgalar oluşuyor, gemiyi parçalayacak gibi sallıyordu. Bu sallantıdan kendini zor attı yataktan. Bildiği birkaç duayı okuduktan sonra ancak uyumuştu.
Büyük bir gürültü ile uyandı.

Yataktan kalkmaya çalıştıkça yere düşüyordu. Düştüğü yerde, yatağın yanında, beklemeye başladı. Ama sallandı duracak gibi değildi.

Duvar bir anda üstüne üstüne geliyor, sonra geri gidiyordu.

Eşyalar zangır zangır sallanıyordu. Zaman geçmek bilmiyordu. Zor zamanlarda insanın tutunacak tek dalı yaratanı oluyordu. Yaratana dua ediyordu.

Bu zor durumdan çıkmanın başka da yolu yoktu.

Sanki bir ömür boyu süren sallandı sonunda bitti. Yerden kalktı, her yer karanlıktı. Yavaşça etraftaki eşyalara tutunarak pencere kenarına geldi. Korkarak perdeyi kenara çekti. Görebildiği kadar karşıdaki evlere doğru baktı.

Karanlık olduğu için bir şey göremiyordu. Hayatında böyle bir deprem görmemişti. "Bu depremde sağlam yer kalmamıştır.” diye düşünerek kapıdan çıkarak binanın önünde durdu.

İnsanlar üstündeki kıyafetlerle binalarının önünde ne yapacağını bilmez durumda bir oyana bir bu yana hareket edip duruyordu. Yüksek sesle bağırdı:
“Durun ve susun!”
Herkes sanki bir emir bekliyormuş gibi çaresizce olduğu yerde durdular, sustular ve ona döndüler. Sessiz bir ortam oluşturmuş, herkesi sakinleştirmiş ama ne yapacağını bilmiyordu.


“Arkadaşlar, anlaşılan büyük bir deprem oldu. Allah’a şükür sizde, bizde ve binalarımızda bir zarar yok. Şimdi herkes biraz daha güvenli yere çekilsin ve sabah olmasını beklesin.”


Birçok kişi evinin önünde sabah olmasını bekledi. O ise nereden bir kötü haber geliyorsa oraya koşmaya çalışıyordu. Yıkıntıların çok olduğu mahalleye doğru gitmişti. Sabah olmuş haberler gelmişti.
“Gölcük merkezli deprem, Marmara’yı yerle bir etti...”
O zor günlerde herkes bir aile olmuştu.

Elindekini hiç tanımadığı kardeşi ile paylaşıyordu.

Zor günler birlik kardeşlik günleridir. Bu günleri bir daha olmaması için unutmamak gerekiyor.

Onun için güzel günlerde de bir ve kardeş olmalıyız.

Doğru iş yapmalıyız.

Unutmamalıyız ki öldüren deprem değil güzel günlerde yaptığımız ihmaller öldürür.

(Bütün deprem şehitlerimize rahmet diliyorum.)