Duraklar beklemek içindir. Otobüs beklenir, dolmuş beklenir, minibüs beklenir, dost beklenir, arkadaş beklenir...

Şile'de fen lisesinin önünde bir durağın yanında koca meşe ağacını görünce “ne bekliyorsun?" diye sordum ona.
“İnsanlar bekliyorum.” dedi.

“İnsanlar. İyi kalpli, güzel yürekli, incitmeyen insanlar... İnsanlara, hayvanlara, doğaya dost olan insanlar bekliyorum.”
“Gelir mi?” dedim.
“Niye gelmesin?” dedi
“Böyle insan kaldı mı?” dedim.
“Çok…” dedi.
“Başka ne bekliyorsun?” dedim.
“Rüzgârı bekliyorum,” dedi.
"Zarar verir, sert eserse," dedim.
“Gelsin essin, delicesine essin. Hafif essin. Yeter ki essin.

O güzel sesiyle bir ritim tutayım, içimden bir güz türküsü söyleyeyim ve sonra dallarımla onunla raks eyleyeyim.

Tohumlarımı bütün doğaya saçsın. Sonra kuruyan yapraklarımı döksün. Sararmış yapraklarımı yollara saçsın.

Kupkuru yapraklarım süslesin doğayı.”
“Rüzgârın ardından yağmur gelir…”
“Varsın gelsin. Önce hafiften çiselesin. Sonra bardaktan boşanırcasına yağsın.

Temizlesin yapraklarımı, dallarımı ve bütün gövdemi. Çevrenin bütün kötülüklerinden arınayım. Yağsın yağmur. Pırıl pırıl, ak pak olayım.”
“Sonra?”
“Rüzgâr ve yağmurdan sonra elbette parlayacak güneş. Ben, güneşi de bekleyeceğim. Bana güç verecek, sabır verecek, enerji verecek. Güneş ile aydınlığa çıkacağız. Yeryüzüne gülümseyeceğiz.”
“Başka bekleyecek kaldı mı?” dedim.
“Olmaz mı? Günleri, haftaları, ayları ve yılları bekleyeceğim. Ardı ardına gelip geçecek. Dünya değişecek. Devirler değişecek. Ben hep burada bekleyeceğim.”
“Neyi bekleyeceksin artık?”
“Geleceği bekleyeceğim. Güzel geleceği. Daha temiz, daha yaşanılabilir, barışın, dostluğun olduğu bir geleceği bekleyeceğim,” dedi meşe ağacı.
“Kim getirecek bu geleceği?” diye merakla sordum.
“İşte o geleceği getirecek çocukları bekliyorum. Elbette çocuklar getirecek. Şimdi gelseler, bedenime sarılsalar, dallarıma uzansalar, üzerime tırmansalar, yapraklarımdan başlarına taç yapsalar ne güzel olur.

Ben de dallarımı uzatsam başlarına, saçlarını sevsem, saklambaç oyunlarında onları arkama saklasam, onlara sarılsam ve onların güzel kokuları benim kokuma karışsa…”
Meşe ağacı çocuklardan umudunu çok coşkulu bir şekilde anlatıyordu. Dayanamadım araya girdim:
"Dallarındaki kuşları kaçırırlarsa?"
"Varsın kaçırsınlar. Serçeler kaçarsa, güvercinler, üveyikler veya kargalar konar. Hem sincaplar, kediler bana çıkmayı sever. Arılara bal veririm, kuşlara yuva olurum…”
Meşe ağacı daha çok bekleyecekti. Ama benim işe gitmem gerekiyordu. Sadece ona baktım, onun umutla beklediklerini düşündüm.
“Ben de bekleyeceğim. Ben de umutla bekleyeceğim,” dedim.