Rüzgârlı yamacındaydı kaybettiği şehrin. Şehirler kaybedilir. Eğer göçüp gidiyorsanız o şehir artık kaybedilmiştir. Gözlerini kısarak sahile baktı, küçük balıkçı teknelerine. Soluk, yer yer tuz ile rengi atmış tenteler, ağların karışık düzenine baktı.
Çocukluğunda, gece yarısı yağmurlu havalarda, ayağında hâkî naylon çizmeler, uykulu yüzüne vuran soğuk ile açıldıkları balık mevsimleri geldi aklına. İlk ağ toplanırken içindeki heyecanı, balıkların ışıltılı kalabalığını,üzerine yapışan pul ve balık kokusunu hatırladı. İsli çaydanlıklardan, yağlı bardaklara dökülen çay, yumurta ve zeytinin tadını hiç unutmadığı kahvaltılar.
Sabahın ilk ışıklarında kıyıda kasalara yüklenmiş balıkların arkasından para kazanmanın şehveti ile yapılan o kahvaltıları da hiç unutmadı. Balık pulu sayar gibi sayılıp cebine sıkıştırılan para ile eve gelir, hızlıca hazırlanır çantasını alıp doğruca okula giderdi.
Birkaç sokak bir yüksek yokuş uzaktan deniz gören okul. Bahçesindeki Atatürk heykeli arkasında boyası paslanmış bayrak direği, gönderde nazlı güzelliği ile Türk Bayrağı. Öğretmenler hızlı adımlar ile öğretmenler odasına doluşurlar, ekşi mayalı ekmekler, soba üzerinde kızarır, çay ve neşeli kahvaltılar.
O hep en sonuna yetişirdi. Gecenin yorgunluğu ve gözlerindeki uykuyu unutmaya çalışarak sınıfına girer defterini ve kitaplarını çıkarır beklemeye başlardı.
Temizlikçinin o gün okul nöbetçisi öğrenciye verdiği çan çalınmaya başlar, sınıflar dolar ve öğretmenler çatırdayarak yanan sobaların yanındaki masalarına oturur ve yoklama alırlardı. Dersin hep bir yerinde gözleri ağırlaşır, sıcak yüzünü yalar, arkadaşları dürtene kadar uyurdu. Hep bir gülüşme ile uyandığını da hiç unutmadı.
Ders biter, sınıfların kalabalık havasız tozlu ikliminden dışarı çıkınca denizin kokusu vurur yüzüne, çocuklar gürültülü sohbetler ile terk ederlerdi okulu.
Sahile yakındı evi. Kiralık eski bir ahşap ev. İkinci katında cumbası, cumbada teneke saksılarda rengârenk çiçekler.
Su isteyen susamış papatyalar solgun, susuz ama ateşli menekşeler. Pencere kenarları yosunlu, çatıdan küçük bahçeye ulaşan yağmur borusunun kenarında eşelenen tavuklar.
Babası hastaydı. Kore savaşından sonra gazi olup gelmiş, kendi dünyasında yaşamaya, konuşmamaya başlamıştı. İki kardeşine annesi ve o bakıyordu.
Cumbanın kenarında babası dirseği cumbanın pervazında saatlerce oturur uzaklara bakar.
Sarıp özenle yerleştirdiği tütün tabakasından çıkardığı sigarasını yakar, bakmaya devam ederdi.
Bazı geceler yerinden kalkar koşar adımlar ile sahile iner uzun zamanlar sahilde ne aradığını bilmeden dolaşır, ağlayarak yine gelir yerine otururdu.
Annesi yorgun yüzü ile yemek hazırlar, babasının cumbanın kenarındaki pervazına koyar, şefkat ile kocasının sırtına dokunur ve yemesini söylerdi. Yer sofrasında yenilen yemek, üstüne içilen çay.
Artık ders çalışma saatleri.
Küçük odanın her bir kösesinde çocuklar yerde derslerini yaparken anne sökük diker yarının yemek hazırlıklarını yapardı. O derslerini hızlıca bitirir, biraz uyur ve balık için açılmaya hazırlanırdı. Gece yarısı yine sahil, mazot kokan kamaralarda giyinilen uykusuz bir gece balık neşesi ile sabaha dönerdi.
Yıllar geçti o büyüdü. Lise yatılı sınavları için Ankara’ya gitti sınavı kazandı. Koğuş arkadaşlığı, parasızlığın paylaşıldığı, dayak yenilen ve âşık olunan yıllar geçirdi.
Okulu bitirdiği sene babasının ölüm haberi geldi. Büyük bir hızla geri geldi ilçeye. Annesinin gözyaşları, aslında yıllar önce onları terk etmiş bir adamı son kez yolcu ettiler. Annesini ve kardeşlerini de alıp şehre götürmek istedi annesi kabul etmedi. Onun bu sebeple hep bir ayağı burada kaldı.
Yıllar boyunca yurt dışı eğitimi, akademik yükselme ve annesinin yalnızlığı nedeniyle hiç evlenmedi. Her fırsat bulduğunda geldi eğer kış ise balıkçı teknelerine çıktı, balık pulu ve kokusu ile sabahladı. Ahşap evi kardeşleri ile derleyip toparladılar, cumbanın önündeki çiçeklerin saksıları değişti.
Babanın oturduğu kenara annesi bir tütün tablası ve çakmak koydu. Kardeşleri evlenip gidince de annesini yine götürmek istedi. Yine reddetti annesi. O saygı ile kabul etti, annesini hep takip etti.
Yağmurlu bir gece kardeşi ağlayarak aradığında anlamıştı.
Annesi yatağında ve sanki tüm dertlerinden arınmış yatıyordu.
Başında uzun süre ağladı. Uzaktan balıkçı teknelerinin motor seslerini duyuyordu. Sabah cenaze töreni sonrasında evi toparladı. Her şey düzenliydi artık cumbanın kenarında babasının sigara tabakası ve çakmak, yatak odasında annesini el örmesi kazağı, tülbenti yatak kenarında terlikleri. “hoşçakal anne hoşçakal baba, artık bu şehirden gitme vakti” dedi.
Uzun yıllar önce duvara astığı ve annesinin gözü gibi koruduğu bayramda çekilmiş fotoğrafı aldı.
Babası, annesi, kardeşleri baba hariç herkes gülümsüyor. Annesinin yüzüne dokundu parmakları ile. “sağol” dedi.
Sahilde tekneler uyukluyordu, kediler karnı doymuş sızmışlar, balık pulu dolu kasalar ıslak.
Sahilden okula doğru çıktı. Öğrenciler derslerinde. Heykele sırtını verdi yamaçtan denize ve sahile baktı. “Şehirler sen oradan ayrılınca kaybediliyor diye düşünüyordum ama anladım ki şehirler birisi ölünce ölüyormuş. Her ölümde şehir de bir kez daha ölüyor. Bazen yaşayarak bazen de gerçekten ölüyorsun” diye mırıldandı.
Fotoğrafı arabasına özen ile yerleştirdi.
Yağmurluydu, kış ve soğuk bir rüzgâr dolaşıyordu kasabanın sokaklarında.
Son kez döndü limana baktı. “Vira bismillah”dedi.