Cezasız kalmanın, aslında toplum için en büyük ceza olduğunu anladığınızda, iş işten geçmiş olur.
Toplumsal yaşamın ya da devlet denilen organizmanın en önemli taşıyıcı kolonu adalettir.
Adalet, eşit suça, eşit cezayı, eşit yargılanma hakkını ve en önemlisi suç işleyenin masumları korumak için izolasyon ve cezalandırmasını kapsayan bir tanım. İnsan yaşamı boyunca hiç beklemediği bir anda suç ile karşı karşıya kalabilir. Suç işleyebilir ya da suç işleyenin objesi haline gelebilir.
Suç işlendiğinde artık devlet refleksi ve toplumsal antlaşma yani yasa konuşur.
Suçun cezasına giden yol tüm delillerin ortaya konması, hukukun tüm süreçlerinin işletilmesi ve adil bir sonuca ulaşılması anlamına gelir.
Yani suç işleyenin cezası hiçbir tartışmaya sebep olmayacak şekilde netleştirilir ve hüküm kurulur. İşte o gün yani cezanın kesinleştiği gün toplumsal aidiyet ile herkes susar ve olanları kabul eder.
Eğer suç aynı olmasına rağmen birtakım saikler, birtakım ilişkiler nedeniyle farklı ceza uygulamaları sıklaşırsa bu, adalet mekanizmasının metal aksamına giren su gibi, ekilen tarladaki ayrık otu gibi, sistemi paslandırır, çürütür.
Adaletin doku kaybı, adaletin yerine ikame edilen yeni bir sisteme evrilir.
Bu yeni sistem “güçlülerin hukukudur.”
Güçlüler için hukukun yeniden düzenlenmesi aslında toplumsal parçalanmanın da en önemli ateşleyicisidir. Bir kez güçlülerin hukuku uygulanır ise gücün her değişiminde yeni güçlü için de adaleti yeniden tasarlama haklılığı gündeme gelir.
Yani aslında mesele adaletin yıkılmasından çok adalet gücünü eline geçirenlerin rövanş alma haklılığına inanmaları ve toplumsal olarak bunun haklı bir süreç haline gelebilme olasılığıdır.
Bu “öç alma”, sıra değişikliği belki de en önemli tehlikedir.
Yıllar önce 28 Şubat mağdurları için yapılan adaletsiz uygulamaların sonucunda o gün bu yanlıştır diyen ama sözünü dinletemeyen toplum, bugün fon vurgununda, belediyeler ile ilgili tutuklamalarda, gösteri yürüyüşlerindeki çifte standartlarda da aynı duyarlılık ile haksızlığı dillendiriyor.
Ancak daha önce üstünlerin yarattığı hukuk garabeti sonucunda şimdi gücü kontrol edenlerin bu hukuksuz davranışlarına buldukları mazeret gücü eline geçirende de bir savunma yaratıyor.
İşte bu sebeple yani geçmişten gelen öç alma fikrine dönüşüyor her şey. “O yaptı ben niye yapmayayım” fikri sonucunda artık korunanlar var, korunmak yerine daha çok ceza verilenler var, bir de bu ülkenin eşit vatandaşlarının ise yok sayıldığı bir körler kavgasını seyrediyoruz.
Oysa suç ve karşılığındaki ceza her vatandaş için aynı.
Yasalar tüm vatandaşlar için çıkıyor.
Ama görünen cezanın sadece sıradan vatandaşa uygulandığı gerçeği.
Adaleti bulamayan sıradan ve namuslu ülke vatandaşlarına da yapacak sadece iki şey kalıyor. Ya susacak ve olanlara içi kan ağlasa da rıza gösterecek ya da adaleti kendi sağlayacak.
İşte toplumsal birlikteliğin en tehlikeli kırılma noktası burası.
Yöneten adaleti eşit dağıtamayınca kendi adaletini sağlayan vatandaşın adil olmasını beklemek mümkün mü?
Hukuki araştırmadan yoksun, tamamen duygusal veriler üzerinden alel acele verilen bu kararların geri dönüşü çok ağır oluyor.
Bu vandalist yok edici sistem cezayı bireyselleştirdiği için ceza alan hukuki olarak değil hukuk dışı yargılanıyor, şikayetçi bireysel çözümde sağladığını sandığı adalet nedeniyle bu sefer kendisi suçlu hale geliyor.
Çünkü adalet ve hukukun herkes için eşit olmasının sebebi herkesin devletin güçlü şemsiyesi altında huzur ile yaşamasını sağlamak için.
Bir tatlıcıdan baklava çalan çocuk ile fondan usulsüz yöntemler ile finans sağlayan, belediyenin paralarını zimmetine geçiren, rüşvet alan bir devlet memurunun, temel bakış açısı hırsızlık ise aralarında ne fark var?
Hukuk karşısında hiçbir fark yok ancak yargılanma biçimleri ve bu suçları işleyenlere yöneticilerin reaksiyonları maalesef aynı değil. İşte bu fark nedeniyle bir kez bile yapanın yaptığı yanına kar kalınca namuslu yaşamak gittikçe zorlaşıyor.
Oysa hukuk namuslu, kurallara uyan, saygılı ve çalışkan vatandaşlarını korumak zorunda. Çünkü hukuk eğer namuslu yaşayan vatandaşını koruyamaz ise kendisini de koruyamaz. Birgün hukuk o hukukçulara da lazım olduğunda işte biraz önce sözünü ettiğimiz öç mekanizması devreye girer. Güçlüler değişir ama hukuksuzluk sürer.
Çözüm gayet basit aslında. İşlenilen her suçun üzerine tanımlı mekanizmalar ile gitmek. İnsani ölçülerde davranmak, suçu kanıtlanana kadar herkesi masum saymak, devlet görevinde işlenen suçların cezasını arttırmak ve suçun tanımı karşısındaki cezayı hiç vakit geçirmeden “Türk Milleti Adına” vermek.
Partisine, gücüne, imkanına değil işlediği suça göre ceza vermek, bunu yapmayan yargı üyelerini hızla sistemin dışına çıkarmak. Bu yapılabilirse öç alınamaz, “güçlülerin hukukunun” yerine “hukukun gücü” ortaya çıkar, kimse adaletini kendi sağlamak zorunda kalmaz, çetelere, mafyatik organizasyonlara iş kalmaz belki de en önemlisi yasalara saygılı namuslu insanlar bu temiz adalet koşullarında tarlayı istila eden ayrık otları ile mücadele edebilme gücüne ulaşır.
Bu yapılamasa namuslular hızla azalacak ve adaletsizlik nedeniyle toplumsal birlikteliğin yerini güçlerin savaşı alacak.
Bu felakette en çok olan yine masumlara olacak. Vakit geçirmeden adaletli olmak işte bu nedenle zorunlu.