İnsan, kendini anlatırken ne kadar da cömerttir. Kendi hatalarına bir mazeret bulur, kendi yanlışlarını bir sebebe bağlar, kendi eksiklerini görmezden gelir. Ama konu başkaları olduğunda terazinin kefeleri birden değişir. Kendi yaptıklarına anlayış, başkasının yaptıklarına hüküm biçer. Sonra da başlar insanları ayırmaya: Öteki, beriki, diğeri…
Peki, kimdir öteki? Bizden farklı düşünen mi, bizim gibi yaşamayan mı, bizim doğrularımıza inanmayan mı? Yoksa yalnızca hikâyesini bilmediğimiz için kendimize uzak gördüğümüz biri mi?
Belki de öteki dediğimiz, bir zamanlar yan yana yürüdüğümüz; aynı sofraya oturduğumuz, aynı hayale inandığımız, aynı gökyüzünün altında umut biriktirdiğimiz insandır. Zaman geçer, yollar ayrılır, düşünceler değişir. Bir bakmışız, dün canımız dediğimiz insan bugün öteki oluvermiş.
Beriki dediğimiz kimdir peki? Yanımızda duran mı, bizimle aynı cümleleri kuran mı, çıkarlarımız örtüştüğü için kendimize yakın hissettiğimiz mi? İnsan, kendisine benzeyeni kolay sever de kendisinden farklı olana neden bu kadar zor tahammül eder? Oysa dünya, herkesin birbirinin kopyası olduğu bir yer değil; farklılıkların bir arada yaşama sanatına dönüştüğü büyük bir hayat sahnesidir.
Bir de diğeri var…
Adını anmadığımız, yüzüne bakmadığımız, varlığını görmezden geldiğimiz diğeri… Kalabalıkların içinde sessizce yürüyen, derdini kimseye anlatamayan, bir kapı çalsa da hâlimi soran biri olsa diye bekleyen diğeri… Belki bir zamanlar bizim gibi gülen, bizim gibi seven, bizim gibi hayaller kuran; fakat hayatın bir yerinde tutunacak dalını kaybeden diğeri…
Onu ne kadar tanıyoruz ki hakkında hüküm veriyoruz?
Bir insanın suskunluğunu kibir, öfkesini kötülük, uzaklığını vefasızlık sanıyoruz. Oysa bazen suskunluğun ardında kırılmış bir kalp, öfkenin altında saklanmış bir çaresizlik, uzaklığın içinde ise anlatılmaya cesaret edilememiş bir hikâye vardır. Biz yalnızca görüneni yargılıyoruz; görünmeyenin yükünü ise hiç hesap etmiyoruz.
İnsanları birkaç kelimeye sığdırmak ne kolay!
İyi, kötü… Bizden, onlardan… Öteki, beriki, diğeri…
Sanki herkesin hayatını bir cümleyle özetleyebilir, herkesin kalbini bir bakışla okuyabiliriz. Oysa hiç kimse yalnızca bizim gördüğümüzden ibaret değildir. En sert görünenin içinde incinmiş bir çocuk, en neşeli insanın içinde saklı bir hüzün, en güçlü duran insanın omuzlarında kimseye anlatamadığı bir yorgunluk olabilir.
Belki de asıl mesele, kimin öteki, kimin beriki, kimin diğeri olduğu değildir. Asıl mesele, insanın bir başkasını kendisinden ayrı görmeye başladığında kendi insanlığından ne kadar uzaklaştığıdır.
Çünkü acı, insan seçmez. Gözyaşı, kimlik sormaz. Vicdan, taraf tutmaz. Ve ölüm, kimseye ayrıcalık tanımaz.
Hepimiz aynı hayatın yolcularıyız. Kiminin yolu düz, kimininki dikenli; kiminin sofrası dolu, kiminin umudu yarım… Ama hepimiz bir gün yoruluyor, bir gün kırılıyor, bir gün anlaşılmayı bekliyoruz. Hepimizin içinde sevilmek isteyen bir yan, anlaşılmayı bekleyen bir hikâye var.
Öyleyse neden birbirimize uzaklıklar inşa ediyoruz?
Neden bir insanın elini tutmak yerine ona sırtımızı dönüyor, bir derdi dinlemek yerine hüküm veriyor, bir gönlü kazanmak yerine duvarlar örüyoruz? Neden kendimize gösterilmesini istediğimiz merhameti başkasından esirgiyoruz?
Belki de dünya, insanların birbirine benzemesiyle değil, birbirinin farklılığına rağmen insan kalabilmesiyle güzelleşecek.
Bir gün aynanın karşısına geçip kendimize dürüstçe soralım: Ben kimin ötekisiyim? Kimin gözünde berikiyim? Kimin hayatında adı bile anılmayan diğeriyim?
Çünkü hayat, insanın yalnızca başkalarını sınıflandırdığı bir yolculuk değildir. Gün gelir, dün yargıladığımız insanın yaşadıklarını yaşar; dün anlamadığımız insanın acısını anlarız. İşte o zaman anlarız ki hayat, bize hüküm vermeyi değil, anlamayı öğretmek için de yaşanır.
Unutmayalım; bugün öteki dediğimiz, yarın en yakınımız olabilir. Beriki diye ayırdığımız, bir gün en büyük desteğimiz olabilir. Diğeri diye görmezden geldiğimiz ise belki de bir insanın hayatında en çok ihtiyaç duyduğu kişidir.
İnsan olmak, herkesi kendine benzetmek değildir. İnsan olmak, kendine benzemeyeni de incitmemeyi bilmektir.
Öteki, beriki, diğeri…
Üç ayrı kelime, ama belki de tek bir hakikat: Hepimiz, anlaşılmaya muhtaç insanlarız.
Ve günün sonunda geriye ne ötekiler kalacak ne berikiler ne de diğerleri…
Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğumuz, kaç gönle dokunduğumuz, kaç yarayı derinleştirdiğimiz ve kaç insana kendisini yalnız hissettirmediğimiz kalacak.
Çünkü hayatın en büyük yanılgısı, insanları birbirinden ayırmak; en büyük erdemi ise bütün ayrılıkların ötesinde insanı görebilmektir.
Belki de artık birbirimize isimler koymayı bırakıp birbirimizin hikâyelerini dinlemeliyiz.
Kim bilir, belki o zaman öteki diye biri kalmaz…
Beriki diye biri ayrılmaz…
Diğeri diye biri unutulmaz…
Ve insan, nihayet insanın yurdu olur.