Rüzgâr hafifçe esiyordu.

Evin önündeki ağaçlar sallandıkça Erol da onlarla birlikte sallanıyordu.
Hooop sağa! Hoop sola!” diyerek ağaçlarla birlikte adeta dans ediyordu.

Biraz sonra koşarak çam ağacının altına gitti.

Arkasından seslendim:
“Erol! Ne oldu? Nereye gidiyorsun?”
Çam ağacının gövdesine yaslandı:
“İşte buradayım, işte buradayım dayı.”
Erol, ellerini havaya kaldırdı ve dönmeye başladı.

Dönerken de şarkı gibi sesleniyordu:
“Düşecek, düşecek. Ağaçtan bir şey düşecek. Bil bakalım ne düşecek? Bilemezsin ki…”
Bir çam kozalağı ağaçtan düştü.

Erol, koşarak kozalağın düştüğü yere atladı.

İki eliyle sıkı sıkı kozalağı tutarak, bir şampiyonluk kupası kaldırır gibi havaya başının üstüne kaldırdı.

Yine şarkı söyler gibi konuşa konuşa geldi:
“Düştü düştü, ağaçtan bir kutu düştü. O benim güzel kutum. Onun içinde pırlanta var. Onun içinde altın var.”
Yanıma kadar geldi:
Dayı bu kutu benim. İçinde ne var biliyor musun?” dedi.
“O bir kozalak.” dedim
“Hayır dayı o bir mücevher kutusu.” diyerek, elindeki kozalağı bana uzattı.

Kozalağı aldım. Kocaman kozalak daha yeni açılmaya başlamıştı.

Sağını solunu döndürdüm. İçine bakar gibi yaptım ve Erol’a uzattım.
“Bunun içinde bir şey yok ki.” dedim.
Erol yerinde duramıyordu.

Elindeki kozalağı adeta elleri ile sile sile pırıl pırıl yapmıştı.

Bir yandan da bana cevap veriyordu:
“Sen bakmadın ki dayı. Baksaydın onun içindeki altını görürdün.” dedi.
Uzandım elinden kozalağı aldım. Her yerine yeniden ayrıntılı baktım.

Erol’a adeta inanmıştım.

Bu kozalağın içindeki altını görmek için çok çapa sarf ettim.
“Yok işte bunun içinde hiçbir şey yok.” dedim.
Var dayı var. Ama onu ancak değerini bilenler görebilir.” dedi Erol.
“Sen benimle oyun oynamak istiyorsun.” dedim.

Elimdeki kozalağa yeniden baktım.
Kuru, sert ve sıradan bir kozalaktı işte…
Ama Erol’un gözlerinde, o kozalak bir hazine sandığıydı.
O an anladım ki… Ben kozalağa bakıyordum, Erol ise içindeki tohumu görüyordu.
Ve belki de hayat, kimin ne gördüğüyle ilgiliydi.
Bir an sustum.

Elimdeki kozalağa yeniden baktım.

Az önce bana sadece kuru bir parça gibi görünen şey, şimdi başka bir anlam kazanıyordu.
Erol birden elimden kozalağı aldı.
“Ben bunu dikeceğim,” dedi.
“Dikecek misin?” diye sordum şaşkınlıkla.
“Evet. Toprağa koyacağım. Sonra yağmur yağacak. Sonra büyüyecek. Kocaman bir ağaç olacak. İşte o zaman içindeki altını herkes görecek.”
Evin kenarındaki yumuşak toprağa küçük bir çukur açtı.

Kozalağı dikkatlice içine yerleştirdi.

Üzerini kapattı.

Sonra iki eliyle toprağa bastırdı.
“Tamam,” dedi. “Şimdi bekleyeceğiz.
“Ne kadar?” diye sordum.
Omuz silkti.
“Bilmiyorum. Ama sabredersen görürsün.”
O gün sadece bir çocuk oyunu gibi gelmişti bana.
Ama yıllar geçti.
Erol büyüdü, ben yaşlandım.

O evin önündeki toprakta artık kocaman bir çam ağacı yükseliyor.

Rüzgâr estikçe dalları yine aynı şarkıyı söylüyor gibi…
Ne zaman o ağaca baksam, elimdeki o eski kozalağı hatırlıyorum.
Ve içimden şu düşünce geçiyor:
"Bazıları sadece kozalağı görür, bazıları ise onun içindeki ormanı…"