İnsan bazen bir ömür boyunca mutluluğun peşinden koşar da, aradığı şeyin aslında bir tutam huzur olduğunu çok geç anlar. Çünkü huzur ne servetin içinde saklıdır ne de alkışların arasında. Huzur; vicdanın sessizliğinde, samimi bir tebessümde, içten edilen bir duada, sevgiyle uzatılan bir elde ve Allah'a teslim olmuş bir yüreğin derinliklerinde gizlidir. Onu satın almak mümkün değildir; o, ancak yaşanır ve hissedilir.
Hayat, kimi zaman insanı fırtınaların ortasında bırakır. Umutlar kırılır, hayaller yarım kalır, yollar uzar, dost bildiklerimiz uzaklaşır. Geceler uykusuz, sabahlar yorgun doğar. İnsan bazen kalabalıklar içinde bile yapayalnız hisseder kendini. Fakat bütün bu karanlığın içinde gönle düşen küçücük bir umut ışığı, bir tutam huzura dönüşebilir. İşte o an insan yeniden nefes almayı, yeniden inanmayı ve yeniden yaşamayı öğrenir.
Bir fincan çayın buğusunda, yağmurun toprağa bıraktığı kokuda, annenin duasında, bir çocuğun masum gülüşünde, dostun omzuna bıraktığın sessiz bir bakışta saklıdır huzur. Büyük mucizelerin peşinde koşarken fark edemediğimiz küçük güzelliklerdir aslında bizi hayata bağlayan. Çünkü bazen bir gün batımı, bazen gökyüzünde süzülen bir kuş, bazen de pencereye vuran yağmur damlaları, insanın yüreğinde yıllardır özlediği sükûneti uyandırabilir.
Ne gariptir ki ömrümüz boyunca hep daha fazlasını isteriz. Daha çok kazanmak, daha çok sahip olmak, daha çok görünmek... Oysa huzurun dili "daha fazlası" değildir. Huzurun dili kanaattir, şükürdür, sabırdır. Elindekinin kıymetini bilen insan, eksiklerini değil, kendisine emanet edilen nimetleri görmeye başlar. O zaman gönlündeki boşluk yavaş yavaş sevgiyle, umutla ve huzurla dolar.
İnsan, başkalarının kusurlarını taşımayı bıraktığında, affetmeyi öğrendiğinde ve geçmişin yükünü omuzlarından indirdiğinde gönlü hafifler. Kin, öfke ve pişmanlık; ruhu yavaş yavaş tüketen görünmez zincirlerdir. O zincirleri kırabilenler, gerçek özgürlüğün ve gerçek huzurun kapısını aralar. Çünkü affetmek, önce karşıdakini değil, insanın kendi yüreğini özgür bırakır.
Her akşam güneş batarken gökyüzü bize sessizce bir ders verir. En parlak ışıklar bile vakti gelince çekilir; ama ertesi sabah yeniden doğacağını bilir. İnsan da umutlarını hiçbir zaman kaybetmemelidir. En uzun gecenin ardından mutlaka bir sabah doğar. Sabırla bekleyen gönüller, sonunda huzurun serinliğine kavuşur. Yeter ki insan, umudunu ve inancını yitirmesin.
Bir gün saçlarımız ağaracak, ellerimiz titreyecek, yıllar hatıralara dönüşecek. O gün geriye dönüp baktığımızda ne makamın ne servetin ne de dünyanın geçici süslerinin bir anlamı kalacak. Hatırlayacağımız; kırmadığımız kalpler, tuttuğumuz eller, ettiğimiz dualar ve gönüllere bıraktığımız güzel izler olacaktır. İnsan, arkasında bıraktığı iyilikler kadar yaşar; dualarda anıldığı kadar unutulmaz olur.
Ömür dediğimiz yolculuk, bir gün mutlaka son bulacaktır. Fakat geriye bırakacağımız en kıymetli miras, insanların yüreğine serptiğimiz bir tutam huzur olacaktır. Belki bir yetimin gözyaşını silmek, belki yaşlı bir insanın gönlünü almak, belki de umudunu kaybetmiş birine "yalnız değilsin" diyebilmek... İşte gerçek zenginlik budur.
Öyleyse gelin, kırmak yerine onarmayı, nefret yerine sevgiyi, bencillik yerine paylaşmayı seçelim. Çünkü hayat, ardında bıraktığımız iyiliklerle anlam kazanır. Bir tebessüm, bir güzel söz, içten edilen bir dua veya sessizce uzatılan bir el, bazen bir insanın bütün karanlığını aydınlatmaya yeter.
Ve günün sonunda insan şunu anlar: Bu dünyada peşinden koşulacak en büyük servet ne altındır ne de makamdır. En büyük servet; gönlünde taşıdığın huzuru kaybetmeden yaşayabilmek ve o huzurdan başkalarına da verebilmektir.