İnsanlığın terk edildiği yerde, vicdan da sessizce ölür.
Bir zamanlar insan olmak, bir yüreğe dokunabilmekti. Birinin gözyaşını kendi gözyaşın gibi hissetmek, düşenin elinden tutmak, açın sofrasına bir lokma eklemekti. İnsanlık, yalnızca aynı dünyada nefes almak değil; birbirinin acısına ortak olabilmekti. Şimdi dönüp etrafımıza baktığımızda ise koca bir dünyanın içinde küçücük kalmış vicdanlar, kalabalıkların ortasında yapayalnız bırakılmış insanlar görüyoruz.
Sanki insanlık, bir zamanlar yaşadığı o güzel yurdu terk edip gitmiş. Ardında boş evler değil, boşalmış yürekler; sessiz sokaklar değil, duyarsızlaşmış vicdanlar bırakmış.
İnsanlık metruk bir binaya dönmüş; duvarları merhametten, çatısı vicdandan, kapısı sevgiden yoksun kalmış.
Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, alışveriş yapıyor, hayatlarına devam ediyor. Herkesin bir telaşı, bir hesabı, bir yetişme derdi var. Ama kimse kimsenin gözlerinin içine bakıp da “Sen gerçekten iyi misin?” diye sormuyor. Sorulsa bile cevabını bekleyecek kadar sabrı yok kimsenin. Çünkü artık insanlar dinlemek için değil, konuşmak için; anlamak için değil, yargılamak için yaşıyor.
Bir zamanlar komşunun bacası tütmediğinde kapısı çalınırdı. Şimdi komşunun çığlığı duyulsa, televizyonun sesi biraz daha açılıyor. Bir zamanlar bir lokma ekmek bölüşülürdü; bugün koca sofralarda oturanlar, bir başkasının açlığını görmezden geliyor. Bir zamanlar yaşlıların elleri öpülür, çocukların başı okşanırdı. Şimdi yaşlılar yalnızlığa, çocuklar sevgisizliğe, gençler umutsuzluğa terk ediliyor.
Peki, biz ne zaman bu kadar yabancılaştık birbirimize?
Ne zaman bir insanın acısı, diğerinin gündelik hayatını bölen sıradan bir ayrıntıya dönüştü? Ne zaman bir annenin gözyaşı, bir çocuğun çaresizliği, bir mazlumun feryadı bu kadar kolay unutulur oldu?
Belki de insanlık bir günde terk etmedi bizi. Her gün biraz daha azaldı içimizde. Bir haksızlığa sustuğumuzda, bir mazlumu yalnız bıraktığımızda, çıkarımız uğruna doğruluktan vazgeçtiğimizde biraz daha eksildik. Birinin kalbini kırıp arkamıza bakmadan yürüdüğümüzde, kendimizi haklı çıkarmak için başkasının hakkını çiğnediğimizde, insanlığın kapısına bir kilit daha vurduk.
Sonunda öyle bir noktaya geldik ki iyilik yapan şaşkınlıkla karşılanıyor, dürüst olan saf sanılıyor, merhametli olan güçsüz görülüyor. Kötülük sıradanlaşıyor, vicdansızlık cesaret diye alkışlanıyor. İnsanlar, başkalarının gözünde büyümek için kendi içlerinde küçülüyor.
Oysa insanın gerçek büyüklüğü, kaç kişiye hükmettiğinde değil; kaç kişinin derdine derman olabildiğindedir. Zenginliği cebindekilerle değil, gönlündekilerle ölçülür. Makamı, unvanı, şöhreti bir gün elinden alınabilir. Fakat bir yüreğe bıraktığı iyilik, yıllar geçse de silinmez.
Ne acıdır ki bugün nice insanın evi var ama yuvası yok; çevresinde kalabalıklar var ama derdini anlatacak kimsesi yok. Telefonları susmuyor ama gönüllerini arayan bir ses duymuyorlar. Herkes birbirine bir şey anlatıyor ama kimse birbirini anlamıyor. Ekranlar aydınlandıkça yüzler kararıyor, bağlantılar çoğaldıkça gönüller arasındaki mesafeler büyüyor.
Ve bütün bunların ortasında insan, en çok da insana muhtaç kalıyor.
Çünkü bazen bir selam, insanın bütün yalnızlığını dağıtabilir. Bazen içten bir bakış, yıllardır kanayan bir yaraya merhem olabilir. Bazen hiçbir şey söylemeden yanında durmak, binlerce sözden daha kıymetlidir. İnsanlık dediğimiz şey, büyük meydanlarda verilen nutuklarda değil; kimsenin görmediği yerde yapılan küçük iyiliklerde saklıdır.
Metruk insanlık, terk edilmiş bir vicdanın hikâyesidir. Ama her terk edilmiş binanın yeniden ayağa kalkma ihtimali olduğu gibi, insanlığın da yeniden dirilme ihtimali vardır. Yeter ki içimizdeki merhametin üzerini toz tutmuş diye onu tamamen kaybettiğimizi sanmayalım. Yeter ki bir çocuğun gözyaşını silmeyi, bir yaşlının hatırını sormayı, bir yoksulun elinden tutmayı unutmayalım.
Dünya, daha fazla insana değil; daha fazla insanlığa ihtiyaç duyuyor.
Daha çok konuşmaya değil, birbirimizi gerçekten dinlemeye… Daha çok kazanmaya değil, kazandığımızı paylaşmaya… Daha yüksek duvarlar örmeye değil, gönüller arasındaki duvarları yıkmaya ihtiyacımız var.
Unutmayalım ki insanı insan yapan, iki ayağının üzerinde yürümesi, bir adının olması ya da kalabalıklar içinde yer bulması değildir. İnsanı insan yapan; haksızlık karşısında eğilmeyen başı, acı karşısında taşlaşmayan yüreği ve kendisine yapılmasını istemediği bir kötülüğü başkasına yapmayan vicdanıdır.
Bir gün hepimiz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Ardımızda ne malımız kalacak ne makamımız ne de bugün uğruna birbirimizi kırdığımız o anlamsız kavgalarımız… Geriye yalnızca insanların yüreğinde bıraktığımız izler kalacak.
İşte o gün, kim olduğumuzu unvanlarımız değil, dokunduğumuz hayatlar anlatacak.
Ey insan!
Bir gün dön de kendi içine bak. Belki başkalarını suçlarken en çok kendini ihmal ettin. Belki dünyanın kötülüğünden yakınırken bir başkasının hayatını kolaylaştıracak küçücük bir iyiliği es geçtin. Belki insanlığın öldüğünü düşünürken onun son nefesini kendi vicdanında verdirdin.
Henüz geç değil.
Bir gönül al, bir özür dile, bir el uzat. Bir mazlumun yanında dur, bir yetimin başını okşa, bir insanı yalnızlığından kurtar. Çünkü insanlık, büyük sözlerle değil, yaşatılan küçük güzelliklerle yeniden ayağa kalkar.
Ve belki o zaman, yıllardır terk edilmiş duran insanlığın kapısı yeniden aralanır. Toz tutmuş vicdanlar silkelenir, paslanmış merhametler canlanır, karanlığa gömülen yüreklerde yeniden bir ışık yanar.
Çünkü insanlık tamamen ölmediği sürece umut da ölmez.
Asıl felaket, insanlığın terk edilmiş olması değil; herkesin bu terk edilmişliğe alışmasıdır.
Ve asıl soru şudur:
İnsanlık bu dünyayı mı terk etti, yoksa biz mi insanlığı kendi içimizden kovduk?