Bir millet düşünün milli ve manevi değerleri baskılandığı , dinin ve inancın bir ayrışım ve ötekileştirme sebebi sayılarak inançlı insanların sadece inancı yüzünden yaşadığı topraklarda seçme hakkı olduğu ama seçilme hakkının elinden alındığı hatta yüksek öğrenimde sadece inancı gereği başlarını örten kızlarımızın okuma haklarının gasp edildiği ve bu yüzden ülkede dirlik, birlik ve bereketin olmayacağı savlarının milletçe kabul görmesi ile 2002 yılında sandıktan tek başına ve çok büyük bir güçle ‘’ dindar ve muhafazakar’’ bir iktidar çıktı.

O gün yaşanalar göz önüne geldiğinde bu iddiaların haklı olduğuna dair birçok örnek vardı ve millet kendi özüne karşı yapılan bu ayrışıma ve o günlerde yaşanan büyük ekonomik krizlerin yaşattığı buhranlara karşı tepki vererek sandıktan Adalet ve Kalkınma adı altındaki partiyi iktidar koltuğuna oturttu.

Sokağın dili ile başı secde gören, başları örtülü edepli, hayalı imanlı ve ihlaslı bir yönetim ile yönetilmeyi tercih eden halk hem canını hem malını en önemlisi ahlakını teslim etti bu inandığı iktidara.

Hızla ekonomik hamleler yapıldı ve zaten dibi gören ekonomik veriler bir yerden sonra ibreyi yukarıya çevirecekti ve aynen de öyle oldu. Önceleri muhafazakâr bir iktidar konusunda çekingenliğini atamayan piyasalar zamanla doğru ekonomik politikaların da etkisi ile rahatlamaya başladı.

Öte yandan ‘’İmanlı Nesiller’’ yetiştiriyoruz söylemi ile toplum iyiden iyiye yaşadığı huzursuzluğun ve yoksulluğun nedenini bu manevi yoksunluğa bağlamış olsa gerek millet de bu adeta bir akım haline dönüşen yola girmeye başladı.

Cuma günleri sokaklara taştı cemaat, devlet dairelerinde cuma günleri nerdeyse sinek uçsa kanat sesi duyulur hale geldi, sosyal medyada Cuma mesajları önce ‘’Nurlu Cumalar’’ FETÖ sonrası ise ‘’Hayırlı Cumalar’’ mesajları ile doldu taştı. Kadınlarımız kızlarımız başlarını örtmeye başlarken bir süre sonra bu baş örtüsü de içinde birçok şeklin ve lüksün olduğu modanın at koşturduğu alan oldu.

Şeklen her şey yolundaydı devlet daireleri ve iş yerlerinde mescitler açılıyor, açılışlar besmele ile yapılıyor, her cuma bir meczubun değimi ile ‘’ Kurandan Ayetler Sallanıyor’’, kadınlar, kızlar kapanıyor, imam hatiplerin sayısı giderek artıyor yani sözün özü ‘’İslamiyet iyiden iyiye yayılıyordu Elhamdülillah’’.

Sonra bir FETÖ bombası patladı; artık muhafazakârlar sadece kendileri gibi olmayanlara değil bir zamanlar kendilerinden olanlara da ‘’HAİN’’ demeye başladı. Bu ‘’HAİNLK’’ ve ‘’İHANET’’ jargonunu bir kere ortaya atıldı mı artık zamanla bunun içine birçokları girecek demektir ki bugün görünüyor ki bu süreç hızlanarak devam ediyor.

Şeklen İslamiyet’i yaşayan ama yaşadığı İslamiyet içindeki tüm değerleri dünyevi hırslar ve nefis duygularının esiri olarak boşaltan bu sistemde başlayan çürüme hayatın her alanında hızla devam etmekte ve iş artık ekonomiye kadar dayanınca ise asıl feryatlar kopmaya başlamıştır.

Bugün ahlaki değerleri olmayan mukaddesatı ve maneviyatı sadece söylemde bırakan sistemin değirmeninde öğütülen ailelerimiz temelinden sarsılırken Hukuk, Eğtim ve Ekonomi gibi alanlardan da bu öğütülmenin neticesinde artık pis kokular iyiden iyiye dayanılmaz bir hal almaya başladı.

Önce insan çürüdü, sonra aile sonra sokak, sonra mahalle ve şimdi ise tüm şehirler adeta kara veba salgını gibi bu çürümenin pençesine düştü.

Utanmak, sıkılmak, mahcubiyet, hakkaniyet, adalet ve karakter gibi ahlaki sistemi oluşturan tüm direkler birer birer çatlamaya başladı ve büyük yıkım korkarım yakında. Artık hak yiyen hak yediği için en ufak vicdan azabı duymuyor, günaha giren Allahtan korkup kulda utanmıyor, hata yapanın yüzü kızarmak bir kenara sesi hakkına girdiklerinden daha gür çıkıyor, çalan çaldığından dolayı hesap vermiyor sadece nefsime uydum deyip hırsızlıktan sıyrılıyor.

Bu çürüme son hız ilerlerken biz hala deve kuşu misali kafamızı kuma gömüp yaşananları yok sayıyoruz.

Bu konuda asıl anlayıp idrak edemediğimiz şey işin maddi kaybının bir şekilde doğru ekonomik politikalar uygulanarak telafi edilebileceğinin ancak kaybedilenin AHLAK ve UTANMA duygularımızın toplumda yarattığı ağır tahribatın ortaya çıkardığı AHLAKSIZ ve UTANMAZ düzenin açtığı manevi hasarların yüz yıl sonra bile düzelmeyeceğini idrak edemiyor olmamızdır.