Sacdan sobanın üzerindeki güğümden taşan damlalardan çıkan çıtırtıların bestelediği doğal senfoni ile yankılanan odada dışarıda durmadan yağan lapa, lapa yağan kara ve bu beyaz örtünün içine saklanarak her yeri kuşatan amansız soğuğa nazire edercesine tezekle yakılan sacdan sobadan alevlerin duvara vuran ışıklarının oluşturduğu gölgelerle çocukça oyunlar oynarken en masum halimizle öte yandan güneşi sabahtan çok önce karşılayan ahırdaki işlerini bitirip, biz yataktan çıkmadan sobayı yakıp üzerine çaydanlığı koyan o güzel ve emektar kadınlar anlatmaya başlarken hikayesini sanki bugünleri çok önceden biliyorlarmış gibi ve dünü bugünden görmüşçesine ‘’ Esir Döndü Ay Bala’’ diye başlarlardı söze.

Onlar o günlerde olanları bile kabullenemez devirin değiştiğini, insanın kötüleştiğini anlatmak için kullanırlardı ‘’ Esir Döndü’’ değimini bugünlerde yaşanan akılların, vicdanların almayacağı türlü noksanlık ve yoksunlukları daha görmeden.

O günlerde maldan ve paradan yoksunluklar vardı elbet ama bu dönemdeki gibi vicdandan, sevgiden, saygıdan, ahlaktan, erdemden, ahde vefadan velhasıl kelam insanlıktan yoksunluk yoktu elbet.

Soğuktu havalar doğrudur öyle böyle değil insanın içine işleyen kapıdan dışarı çıkmadan karla kaplı camda az da olsa dışarının göründüğü bir göz kadar delikten bakınca bile insanı üşütecek kadar soğuktu.

Soğuktu elbet kat kat giyinsen bile bulduğu küçücük delikten tenine işlediğinde içindeki kanın donduğunu, damarlarının çekildiğini hissettiğin ve etine saplanan bir hançer girmiş gibi hissedecek kadar soğuktu.

Yoktu öyle elektrik bugünkü gibi her yer aydınlıklar içinde değildi, tipide tahta direklerden kopup yerlere düşüp üzerine metrelerce kar yağdığı için bize ışığı ulaştıramayan tellerden gelmeyen elektrik gideli günler olmuştu belki de. Sadece kalbimizdeki analarımızın yaktığı ışıktı bizim aydınlığımızın kaynağı.

Parfüm kokmazdı çeşit, çeşit odalarımız, gazyağı (nöyüt) kokardı, küçücük bir ışık versin yeter diye isrif (savurganlık) etmemek için fitilini anamızın en dibe çektiği emektar gaz lambamızın burun direklerimizi kıran kokusu.

Soframızda öyle çeşit, çeşit kahvaltılıklar yoktu haftada bir gün anamızın tüm isini soluyup akciğerlerine çektiği tandır başındaki tandırda pişen lavaşımız, her sene fazla olsun diye dualar edip uğruna en az üç ay yayalarda tek gözlü taştan evlere kendimizi mahkûm ettiğimiz adına ‘’Mensil’’ dediğimiz aslında tüm emeklerimiz olan çeçil (tel) peynirimiz ve sarı yağımız vardı sadece.

Ha birde artık isten kararan pınarda kumla sürterek rengini açmaya çalıştığımız çaydanlığımızda pişen tadına hala unutmadığımız çayımız vardı.

Unutmadan bir de lavaşın üzerine sürdüğümüz sarı yağın üzerine şeker tozu serperek kendimizi şımarttığımız adına ‘’yahmaç’’ dediğimiz üzerine yağ sürülmüş ekmeğimiz vardı bizim.

Televizyon yoktu her evde olan evlerde de misafir eksik olmazdı mesela.

Hiç unutmam bizdeki televizyonun akşam başlayan yayınını biraz seyredince ‘’Çok gızdı (ısındı)’’ bozulmasın diye bir süre sonra kapatırdı anamız.

Yani güzel dostlar; Çok şeyimiz yoktu belki hele bugünkü imkanlar hiç yoktu ama ar vardı, haya vardı, edep vardı, utanmak vardı, arlanmak vardı, büyüğe saygı, küçüğe sevgi ve şefkat vardı, emeği sömürmek değil emeğe saygı vardı.

Bolluk yoktu belki ama abdestli elleri ile hazırlanan yemeklerin bereketi vardı, ahde vefa vardı en önemlisi insani duygular hayvani duyguların önünde boyun eğmemişti daha ve insanlık onuru.

İnsanın ruhunda ve bedeninde halen yaşamaya devam ediyordu İnsanlık.

Televizyonlarda filimler yoktu ama her biri bir oscarlık olan filim gibi hayatlarımız, büyüklerden her gece soba başında dinlediğimiz bize zengin olmak uğruna her şeyimizi kaybetmeyi değil, insan olarak kalabilmenin en büyük zenginlik olduğunu, doğruluğun birinin eğriliğin bininden daha muteber olduğunu öğütleyen ‘’Heketlerimiz’’ (masalarımız) vardı bizim.

Peki bunlar vardı da ne yoktu?

Bugün iliklerimize kadar yaşadığımız maddeye teslimiyet manadan kopuş, ardan uzaklaşma ahlaklı olmayı enayilik saymak, vefayı bir semt adı ile anmak, yalan, dolan, talan ve en mühimi insan görünümlü canavarlaşmış bu kadar mahluk yoktu mesela.

Bugün evlerde insanlarımızı esir alan baş döndürücü hayatları bize hayatın gayesi olarak karşımıza diken, sahte dünyaları hakikat diye yutturan ışıltılı olduğu kadar ahlak yoksunu dizilere mahkûmluğumuz yoktu.

Yani güzel dostlar ESİR DÖNMEMİŞTİ (Asır tersine dönmemişti) daha ,Analarımız Ana gibi, Babalarımız Baba gibi Çocuklarımız da Çocuk gibiydi ve halen İNSANDI İNSAN….

Özlemle….