NATO zirvesi bir kez daha gösterdi ki, biz yalnızca hafızamızı değil, neye üzüleceğimizi ve neye sevineceğimizi tayin eden vicdan pusulamızı da kaybediyoruz.
Kırmızı halılar seriliyor.
Eller sıkılıyor.
Gülümseniyor.
Aile fotoğrafları çekiliyor.
Ve o fotoğraflarda yalnızca devlet başkanları yok…
O fotoğrafların görünmeyen köşelerinde Irak'ın çocukları var. Afganistan'ın yetimleri var. Gazze'nin enkaz altında kalan bebekleri, Lübnan'ın yıkılan evleri, Libya'nın parçalanmış şehirleri, Suriye'nin kayıp nesilleri var.
Ama kimse onları görmüyor.
Çünkü güçlülerin dünyasında kanın da bir milliyeti var artık. Bazı çocukların ölümü dünyayı ayağa kaldırırken, bazılarının ölümü yalnızca bir istatistik olarak geçiyor haber bültenlerinden.
Ve sonra dünyanın dört bir yanında savaşlara imza atanlar, bombaların altına imzalarını bırakanlar, ülkeleri işgal edenler, rejimleri devirip halkları kaosa sürükleyenler, çocukların üzerine ölüm yağdıranlara silah gönderenler geliyorlar…
Misafir oluyorlar.
Ağırlanıyorlar.
Onurlandırılıyorlar.
Ve biz, onlardan birkaç güzel söz duyunca mutlu oluyoruz.
İşte asıl trajedi burada başlıyor.
Dün bizi bombalayanın bugün sırtımızı sıvazlamasını diplomatik başarı sayıyoruz. Dün İslam coğrafyasını kana bulayanların bugün bize iltifat etmesini gururla anlatıyoruz. Hafızamız öylesine zayıfladı ki, zalimin ağzından çıkan bir övgü cümlesi, milyonlarca mazlumun çığlığını bastırmaya yetiyor.
Peki soralım:
Irak'ta yüz binlerce insanın ölümüne yol açan savaşın hesabını kim verdi?
Afganistan'da yirmi yıl boyunca dökülen kanın hesabını kim sordu?
Libya'yı paramparça edenler hangi mahkemede yargılandı?
Gazze'de çocukların üzerine bombalar yağarken silah gönderenler neden hâlâ dünyanın saygın liderleri olarak kırmızı halılarda yürüyor?
Neden bazı liderlere savaş suçlusu denirken, diğerleri zirvelerde alkışlanıyor?
Neden bazı bombalar cinayet, bazıları demokrasi oluyor?
Neden bazı işgaller barbarlık, bazıları özgürlük operasyonu diye pazarlanıyor?
Çünkü dünyada adalet, ne yazık ki uzun zamandır güçlünün elindeki bir terazidir.
Ve o terazi mazlumun kanını tartmıyor.
Sadece gücü tartıyor.
Ben burada milletlerden, halklardan, dinlerden söz etmiyorum. Amerikan halkından, İngiliz halkından, Fransız halkından, Rus halkından, İsrail halkından söz etmiyorum.
Ben iktidarlardan söz ediyorum.
Savaş kararı verenlerden.
Silah gönderenlerden.
Bombaların koordinatlarını belirleyenlerden.
Bir çocuğun ölümünü “kaçınılmaz yan hasar” diye açıklayabilenlerden söz ediyorum.
Çünkü hiçbir halk doğuştan zalim değildir. Fakat hiçbir lider de makamı, bayrağı veya gücü sayesinde masum değildir.
İnsanlığın ihtiyacı seçici bir vicdan değildir.
Gazze'deki çocuk için ağlayıp başka coğrafyadaki çocuğu unutmak da vicdan değildir. Ukrayna'daki ölümü görüp Irak'taki ölümü görmezden gelmek de… Bir zalimi lanetleyip işimize gelen diğer zalimi alkışlamak da…
Vicdan, kim öldürürse öldürsün katile karşı durabilmektir.
Adalet, ölen çocuğun pasaportuna bakmamaktır.
Ve insanlık, zalimin kimliğine değil, yaptığı zulme bakabilmektir.
Bugün zirvelerde gülen yüzlere baktığımda, arkalarında görünmeyen milyonlarca yüz görüyorum.
Bir annenin kucağındaki cansız bebeğini…
Evini kaybetmiş bir babayı…
Bombaların sesinden korkan bir çocuğu…
Ve kendi kendime soruyorum:
Biz gerçekten kimi ağırlıyoruz?
Devlet başkanlarını mı?
Müttefikleri mi?
Yoksa ellerindeki kanı diplomatik dokunulmazlıkla görünmez hâle getiren güçlü insanları mı?
Allah'ım, bize acı ve merhamet et!
Bize yeniden hatırlamayı öğret.
Zalimin gücü karşısında dilimizi, mazlumun kimliği karşısında vicdanımızı değiştirenlerden eyleme.
Beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi sorumlu tutma, bizi helak etme!
Çünkü bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket, zalimin zulmünden önce, zulmü göre göre ona alışmasıdır.
Ve daha da kötüsü…
Zalimin kendisini alkışlamaya başlamasıdır.
Kırmızı halılar, kirli eller ve unutulan çocuklar.
NEVİN GÜLÇEBİ
Yorumlar