Bazen insan kendine soruyor:

“Ben gerçekten özgür müyüm?”

Sabah kalkıyoruz, aynı telaşın içine karışıyoruz. Bir yerlere yetişiyoruz, bir şeylerin peşinden koşuyoruz, kazanıyoruz, kaybediyoruz, susuyoruz, konuşuyoruz… Sonra akşam oluyor. Gün bitiyor ama içimizdeki yorgunluk bitmiyor.

Belki de dünyanın en büyük hapishanesi duvarları olmayan hapishanedir.

Kapısı açıktır ama insan çıkamaz.

Çünkü bazı zincirler demirden değildir.

Kimi insanı geçim derdi bağlar, kimi aile sorumluluğu, kimi geçmişi, kimi kaybettikleri, kimi de kimseye anlatamadığı yaralarıyla yaşar.

Dışarıdan bakarsın, özgür görünür.

Gülüyordur…

Konuşuyordur…

Kalabalıkların arasında yürüyordur…

Ama kim bilir, içinde nasıl bir mahkûmiyet taşımaktadır?

İnsan bazen kendi evinde bile mahpus olur.

Bazen kalabalıkların ortasında yalnız kalır.

Bazen sevdiğinin yanında sevgisizliği yaşar.

Bazen istediği hayatı değil, mecbur olduğu hayatı yaşar.

Ve en acısı da şudur:

İnsan zamanla kendi kafesinin parmaklıklarını normal görmeye başlar.

Çocukken gökyüzüne bakıp hayaller kurarız. Dünyanın bize ait olduğunu sanırız. Sonra büyürüz. Hayallerimizin yerini hesaplar, hesapların yerini sorumluluklar, sorumlulukların yerini de “el âlem ne der” düşüncesi alır.

Bir gün dönüp kendimize baktığımızda, yılların nasıl geçtiğini anlayamayız.

Saçlar beyazlamıştır.

Yüzümüzde çizgiler çoğalmıştır.

Bazı insanlar hayatımızdan sessizce çıkmıştır.

Bazılarının mezarı başında konuşmuşuzdur.

Bazı vedalar içimizde hâlâ tamamlanmamıştır.

Ve insan o zaman anlar:

Dünya, insanın her istediğini yapabildiği bir yer değil; çoğu zaman istediklerini içine gömerek yaşamayı öğrendiği bir hapishanedir.

Ama yine de…

Bu hapishanenin içinde küçük bir özgürlük kapısı vardır.

O kapının adı kabullenmek değil, anlamaktır.

Her şeyi değiştiremeyeceğimizi anlamak…

Geçmişi geri getiremeyeceğimizi anlamak…

Herkesi memnun edemeyeceğimizi anlamak…

Kaybettiklerimizin ardından sonsuza kadar ağlayamayacağımızı anlamak…

Ve en önemlisi, hayatın bize ne kadar ağır davrandığına rağmen kalbimizi karartmamayı seçmek.

Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, dışarıda istediği yere gidebilmesi değildir.

Gerçek özgürlük, içinde taşıdığı yüklerin esiri olmamaktır.

Dünya bir hapishane olabilir.

Ama insanın gönlü bir zindan olmak zorunda değildir.

Bırak bazı kapılar kapanmış olsun.

Bırak bazı insanlar gitmiş olsun.

Bırak bazı hayaller yarım kalsın.

Hayat zaten eksikleriyle hayat.

Belki de bize düşen, bu dünyanın bütün duvarlarını yıkmak değil; duvarların arasında bile gökyüzünü görebilmeyi öğrenmektir.

Çünkü bazen bir kuşun kanadına bakıp özgürlüğü hatırlarsın.

Bazen bir çocuğun gülüşünde hayatı yeniden seversin.

Bazen bir dostun “Nasılsın?” demesi bile yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralar.

Ve bazen insan, bütün kaybettiklerine rağmen kendi içinde küçücük bir umut bulur.

İşte o umut varsa…

Henüz mahpus değilsindir.

Çünkü insanı asıl hapseden dünya değildir.

İnsanı hapseden, umudunu kaybetmesidir.

Bu yüzden ne kadar yorulmuş olursan ol, gökyüzüne bak.

Bir nefes al.

Geçmişin bütün acılarını bir kenara bırakamasan bile onlarla yaşamayı öğren.

Çünkü hayat kısa.

Dünya geçici.

İnsan misafir.

Ve bu büyük hapishanenin en acı tarafı da şu:

Hepimiz özgür olduğumuzu sanırken, zaman bizi sessizce ömrümüzün sonuna doğru götürüyor.

Öyleyse…

Duvarlara değil, gökyüzüne bak.

Zincirlerine değil, elinde kalanlara bak.

Kaybettiklerine değil, hâlâ nefes aldığına bak.

Ve unutma:

Dünya bir hapishane olabilir…

Ama umut, o hapishanenin penceresinden içeri giren en güzel ışıktır.