İnsan bazen ömrünü bir şeyleri var etmek için harcar. Bir yuva kurmak için uğraşır, bir gönüle dokunmak için çabalar, bir hayalin peşinden koşar. Gecesini gündüzüne katar, kendi yorgunluğunu unutur, başkalarının mutluluğu için kendi mutluluğundan vazgeçer. Yeter ki emek verdiği şey güzelleşsin, yeter ki sevdiği insanlar mutlu olsun, yeter ki yıllar sonra dönüp baktığında, “İyi ki uğraşmışım.” diyebilsin.

Ama hayat, her zaman verdiğin emeğin karşılığını alabileceğin bir yer değildir.

Bazen yıllarca büyüttüğün bir ağaç, gölgesinde dinlenmeyi beklediğin gün kurur. Bazen uğruna her şeyini feda ettiğin insanlar, bir gün seni en çok ihtiyaç duyduğun yerde yalnız bırakır. Bazen bir ömür verdiğin sevgi, karşı kıyıya ulaşamadan yorulur. Sen köprüler kurarsın, karşındaki o köprülerden geçmeye bile tenezzül etmez. Sen bir gönülde yer edinmek için çabalarsın, o gönül sana bir köşecik bile ayırmaz.

İşte o zaman insanın içinden bir ses yükselir:

“Bunca emek ne içindi? Bunca fedakârlık kimin içindi? Ben nerede yanlış yaptım?”

Cevap ararsın, bulamazsın. Çünkü bazı soruların cevabı yoktur. Bazı insanların kıymet bilmeyişini, ne kadar düşünürsen düşün, anlayamazsın. Bazı kayıpların telafisi yoktur. Ve bazı kırgınlıklar vardır ki insan onları kimseye anlatamaz; yalnızca gecenin sessizliğinde kendi içinde yaşar.

En acısı da verdiğin emeğin boşa gitmesi değildir aslında. En acısı, o emeğin içinde kendinden ne kadar çok şey bıraktığını sonradan fark etmektir. Bir bakarsın, yıllar geçmiş; saçlarına aklar düşmüş, hayallerin eksilmiş, sabrın tükenmiş. Sen herkesi ayakta tutmaya çalışırken kendi içinden yıkılmışsın. Herkese yetişirken kendine geç kalmışsın. Başkalarının yaralarını sararken kendi yaralarını kanatmışsın.

Ve bir gün dönüp geriye baktığında anlarsın ki insan, bazen en çok emek verdiği yerde kaybeder kendini.

Ama dur bir dakika…

Gerçekten bütün emekler boşuna mıydı?

Belki istediğin sonuca ulaşamadın. Belki sevgin karşılık bulmadı. Belki yıllarca uğraştığın insanlar sana bir teşekkür bile etmedi. Belki de ömrünü verdiğin bir hayal, gözlerinin önünde dağılıp gitti. Fakat sen o yolda sabretmeyi öğrendin, insanları tanıdın, hayatın acı tarafıyla yüzleştin. Kime ne kadar güveneceğini, nerede duracağını, ne zaman vazgeçmen gerektiğini öğrendin.

Bunlar yaşadıklarının acısını silmez elbette. Ama sana şunu öğretir: Her emek bir karşılık bulmayabilir; fakat her yaşanmışlık insana bir şey öğretir.

Yine de insanın canı yanıyor işte…

Çünkü biz emeği yalnızca bir sonuç almak için vermiyoruz. Bazen sevdiğimiz için veriyoruz, bazen inandığımız için, bazen de bir gün her şeyin güzel olacağına dair içimizde taşıdığımız küçücük bir umut için. Biz, verdiğimiz emeğin karşılığında servet istemiyoruz ki… Biraz vefa, biraz anlayış, biraz samimiyet bekliyoruz. Bir gün birinin dönüp gözlerimizin içine bakarak, “Sen benim için çok uğraştın, hakkını helal et.” demesini istiyoruz.

Ama herkesin yüreği, senin yüreğin kadar geniş değil. Herkesin vicdanı, senin vicdanın kadar hassas değil. Senin bir ömürlük hatır saydığını, başkası bir günlük mesele bile görmeyebiliyor.

Öyleyse ne yapmalı?

İnsanın bütün emeklerini bir kalemde silip atması mı gerekir? Herkese sırtını dönmesi, bir daha kimseye güvenmemesi mi? Hayır…

Yapılması gereken, emek vermekten vazgeçmek değil; emeğini hak etmeyen yerde tüketmekten vazgeçmektir.

Sev ama kendini unutarak sevme. Yardım et ama kendi hayatını tüketerek değil. Sabret ama sabrını birilerinin alışkanlığı hâline getirme. Bir kapıyı çal ama açılmıyorsa ömrünü o kapının önünde geçirme. Çünkü senin de bir hayatın, bir kalbin, bir ömrün var. Sen de anlaşılmayı, sevilmeyi ve değer görmeyi hak ediyorsun.

Unutma, her gidenin ardından kendini suçlamak zorunda değilsin. Her bozulan şeyin sorumluluğunu omuzlarına yükleyemezsin. Bazen sen elinden gelenin en iyisini yapmışsındır; yine de olmamıştır. Çünkü hayat, yalnızca senin çabanla şekillenmez. Bir şeyin gerçekleşmesi için bazen iki kişinin aynı yöne bakması, iki yüreğin aynı duyguda buluşması gerekir.

Tek başına ne kadar uğraşırsan uğraş, bazı yükler iki kişinin omzunda taşınmadıkça hafiflemez.

Ve gün gelir, insanın içindeki o yorulmuş ses susar. Artık kimseye kendini anlatmaya çalışmaz. Kıymetini bilmeyene değerini ispatlamaz. Anlaşılmak için çırpınmaz. Sadece kendi içine döner ve sessizce şunu söyler:

“Ben elimden geleni yaptım. Uğraştım, sabrettim. Olmadıysa da canım sağ olsun. Bundan sonra kendimi de düşüneceğim.”

İşte bu, yenilgi değildir. Bu, insanın kendine geç de olsa sahip çıkmasıdır.

Çünkü ömür dediğin şey, herkesi mutlu etmeye çalışırken kendini mutsuz etmek için fazla kısa. Bir gün hepimiz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Ardımızda ne biriktirdiğimiz mallar kalacak bizimle ne de uğruna uykularımızı kaçırdığımız meseleler. Geriye yalnızca yaşadıklarımız, dokunduğumuz yürekler ve içimizde taşıdığımız hatıralar kalacak.

Öyleyse bundan sonra emek verelim ama kendimizi tüketmeden…İyilik yapalım ama karşılığında birilerinin vicdanına mahkûm olmadan…

Ve bir gün yine emeklerimiz karşılıksız kalırsa, dönüp kendimize kızmayalım. Çünkü iyi niyetli olmak hata değildir.
Bir şeylerin güzel olması için uğraşmak da insanın suçlarından biri değildir.

Asıl kayıp, emeklerinin karşılığını alamamak değil; başkaları uğruna kendinden vazgeçip kendi hayatını yaşamadan yaşlanmaktır.

Belki bazı emekler boşa gitti. Belki bazı hayaller yarım kaldı. Belki bazı insanlar, onlara verdiğimiz değeri hiçbir zaman anlamadı.

Ama bundan sonra bir şey değişsin.

Bırakalım, herkes kendi kıymetini kendi vicdanında taşısın. Biz de kalan ömrümüzü, kıymetimizi bilmeyenlere kendimizi anlatmakla değil, kıymetimizi bilenlerle güzelleştirmekle geçirelim.

Çünkü hayat, geçmişte verdiklerimizin hesabını tutarak değil, bugün kendimize ve sevdiklerimize verebildiğimiz güzelliklerle anlam kazanır.

Ve unutma…

Emeklerin boşa gitmiş olabilir ama bundan sonraki ömrünü de aynı yerde tüketmek zorunda değilsin. Bazen en büyük kazanç, uğruna yıllarını verdiğin şeyden vazgeçip kendini yeniden bulmaktır.