Sovyet Sosyalist cumhuriyetler birliği 26 Aralık 1991 yılında dağıldığında işin doğrusu bir Türk Milliyetçisi olarak son derece mutlu olmuştuk.

Nasıl sevinmeyecektik ki.

Komünizmle mücadeleye yemin etmiş bir ideolojinin bireyi olarak temel beklentimiz Sovyetlerin dağılması ve oradaki Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığını kazanması bizim için olağanüstü bir gelişmeydi.

O zamanlar “Sovyet Rusya kağıttan kaplan gibi parçalandı ve içerisinden TURAN idealine mensup Türk Cumhuriyetleri çıktı” düşüncesi ile bayram ediyorduk.

Bundan sonra ne olacak?” diye düşünürken o cenahta bir parçalanma daha yaşandı.

Demir Yumruk” diye tanımlanan Mareşal Tito’nun 35 yıl aralıksız yönettiği Yugoslavya’da 1992 yılının Mayıs ayında paramparça oldu.

O parçalanma sonrasında Balkanların nasıl kan gölüne döndüğü Yugoslavya’nın içerisinde önce altı sonra da dokuz ülkenin çıktığı da başka bir yazı konusu.

Takip eden zamanlarda doğu bloku ülkelerinin değişen yönetimlerini takip ederken bir anda hemen yanı başımızda “Arap baharı” olarak isimlendirilen “ateş topu” bu kez Arap coğrafyasını yakmaya başladı.

Hemen yanıbaşımızda cereyan eden bu yangını Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışında tutabilmek o günlerden sonra temel görevlerimizin başında gelmeye başladı.

Rusya’nın dağılmasından ve bu dağılma dolayısı ile ABD’nin “Dünyanın Jandarması” olarak hayat bulmasından sonra ortaya “Tek kutuplu bir güç” olarak ABD çıktı ve racon kesmeye başladı.

ABD ve ABD’yi kontrol eden güçler “Ulus Devlet” modelini yok etmeye yemin etmiş bir şekilde siyaset yapıyorlar.

Bir dönem Türkiye’ye gelen ABD’nin dışişleri bakanı Condoleezza Rice “Bu coğrafya artık Ulus devlet modelinden çıkıp koloni devletler” haline gelmeli şeklinde bir ifade kullanmıştı.

O günlerde biz bu ifadeyi tam olarak anlayamamıştık.

Ancak “Arap baharı” çerçevesinde bu coğrafyadaki ülkelerin önce yöneticileri sonra da yönetim modelleri değişip ülkelerin içerisinden bir kaç devlet çıkınca işin şakaya gelir tarafının olmadığını anlamış olduk.

En son Suriye’nin başına gelenler hepimizin malumu.

Geriye İran ve Türkiye kaldı.

Her iki ülke de direniyor.

Ancak şu sıralar dışarıdan tazyik hiç olmadığı kadar fazla.

Geçtiğimiz Ekim ayında MHP Genel başkanı Devlet Bahçeli tarafından başlatılan “Çözüm sürecinin” ülke insanının kafasını nasıl karıştırdığını anlatmaya gerek yok.

Olmaz” denilen ne varsa oldurulmaya çalışılıyor.

Çözüm süreci” bir kitle tarafından Milliyetçilik olarak değerlendiriliyordu.

Ancak hafta içerisinde Papa’nın Türkiye ziyaretinde özellikle İznik’te yaşananlar işin sadece Milliyetçiliği ortadan kaldırmak olmadığını bir dönem dondurulan “Haçlı seferlerinin de” yeniden başlatılmaya çalışıldığını hatırlattı.

Bu yazdıklarımız bugün “komplo teorisi” olarak değerlendirilebilir.

Kabul de görmeyebilir.

Ancak son dönemlerde baş döndürücü bir şekilde cereyan eden hadiseleri bir birine bağladığımızda işin rengi biraz daha netleşmiş olacak.

Mehmet Akif’in “Şu boğaz harbi nedir varmı dünyada eşi/En kesif orduların saldırıyor dördü beşi” ifadeleri sanki tam da bugünler için yazılmış gibi.

İnanmayan hafızasını şöyle bir tazelesin.