Her gün mezarını kazıyorsun…
Haberin yok.
Takvimden kopardığın her yaprak,
aslında ömründen eksilen bir gündür.
Saatin her tik takı,
seni biraz daha sona yaklaştırır.
Sen ise hayatın telaşına dalmış,
yarınlara yetişmeye çalışıyorsun.
Bir gün daha geçti diye üzülmüyorsun.
Oysa geçen yalnızca bir gün değil;
geri gelmeyecek bir ömür parçası…
Her sabah gözlerini açtığında
hayata yeniden başladığını sanıyorsun.
Belki de o sabah,
sana verilen son sabahlardan biridir.
Her gün mezarından
bir küreklik toprak atıyorsun…
Bir kürek daha…
Bir kürek daha…
Haberin yok.
Kendi mezarına doğru
sessizce bir yol yapıyorsun.
Kimi zaman para kazanmak için,
kimi zaman birilerini memnun etmek için,
kimi zaman kırgınlıkların peşinde,
kimi zaman hiç değmeyecek insanların ardından
ömrünü tüketiyorsun.
Sonra bir gün durup
“Ben ne zaman yaşadım?” diye soruyorsun.
İşte o zaman anlarsın…
Meğer hayat,
yaşanmayı beklerken geçip gitmiş.
Meğer ertelediğin her “yarın”,
mezarına attığın bir kürek toprakmış.
Söyleyemediğin bir “seni seviyorum”,
arayamadığın bir dost,
gidemediğin bir yer,
sarılmadığın bir insan,
affetmediğin bir gönül…
Hepsi hayatın kıyısında
seni beklerken sen
zamanı tüketmişsin.
Ve bazen insan,
kaybettiği şeyin değerini
onu kaybettikten sonra anlıyor.
Bir sesin kıymetini,
o sesi bir daha duyamayınca…
Bir elin sıcaklığını,
o eli bir daha tutamayınca…
Bir insanın varlığını,
mezarının başında yalnız kalınca…
İşte hayatın en büyük yanılgısı da bu:
Her şeyi yarına bırakabileceğini sanmak.
Oysa yarın,
herkes için yazılmış bir söz değildir.
Kimi insanın yarını vardır,
kimi insanın yalnızca bugününü yaşama hakkı…
Sen “daha sonra” derken
hayat senden sessizce uzaklaşıyor.
Çocukların büyüyor,
anne babanın saçları beyazlıyor,
dostların birer birer eksiliyor,
evlerin kapıları kapanıyor,
fotoğraflar sararıyor…
Sen ise hâlâ
“Bir gün mutlaka…” diyorsun.
O “bir gün” var ya…
Belki de hayatın en büyük yalanıdır.
Çünkü hayat,
bekletmiyor insanı.
Ne bir özrü,
ne bir sevgiyi,
ne bir vedayı,
ne de bir sarılmayı…
Zaman geçiyor.
Ve geçen zamanın
telafisi olmuyor.
Bir gün aynaya bakıyorsun,
yüzündeki çizgileri görüyorsun.
O çizgilerin her biri
yaşadığın yılların sessiz imzası…
Bir zamanlar çocuk olan ellerin
bugün geçmişi sayıyor.
Bir zamanlar uzun gelen yollar
bugün kısalmış görünüyor.
Ve insan o zaman anlıyor:
Ömür,
sandığımız kadar uzun değilmiş.
Gençlik,
beklediğimiz kadar kalıcı değilmiş.
Sevdiklerimiz,
yanımızda sonsuza kadar durmayacakmış.
Bu yüzden…
Bugün hâlâ bir annenin sesi duyuluyorsa,
dinle.
Bir babanın eli tutulabiliyorsa,
tut.
Bir kardeşin kapını çalıyorsa,
aç.
Bir dostun “Nasılsın?” diyorsa,
gerçekten cevap ver.
Çünkü bazı insanlar
hayatımızdan çıkınca
yerleri hiçbir zaman dolmuyor.
Bazı vedaların
telafisi olmuyor.
Bazı mezarların başında
“Keşke” kelimesi
insanın içine ömür boyu oturuyor.
Ve zamanın en acı tarafı şu:
Geriye dönüp
“Biraz daha yaşayayım” deme şansın yok.
Çünkü ölüm kapıyı çaldığında
ne paranı soracak,
ne makamını,
ne şöhretini,
ne de kimlere yetiştiğini…
Sadece şunu gösterecek sana:
“Ömrünü ne yaptın?”
İşte o gün,
kimseyi kandıramayacaksın.
Ne başkalarını,
ne kendini…
Çünkü hayatının hesabını
başkaları değil,
sen vereceksin.
O yüzden bugün hâlâ nefes alıyorsan
biraz dur.
Koşmayı bırak.
Etrafına bak.
Hayatın zaten tam da
önünde duruyor.
Sevdiklerine sarıl.
Kırdıysan gönül al.
İçinde kalan bir söz varsa söyle.
Bir dostun varsa ara.
Bir hayalin varsa peşinden git.
Affedebiliyorsan affet.
Çünkü bazen affetmek,
karşındakini değil,
kendi yüreğini özgür bırakmaktır.
Ve unutma:
Hayat, sahip olduklarının çokluğu değil;
onların farkına varabildiğin
anların toplamıdır.
Bir sofrada edilen samimi bir sohbet,
bir çocuğun gülüşü,
bir dostun omzuna dokunan eli,
bir sevdiğinin gözlerine bakabilmek…
Bunlar hayatın gerçek zenginliğidir.
Geri kalanların çoğu,
mezarın başında anlamını kaybeder.
Çünkü sen farkında olmasan da
her gün mezarını kazıyorsun.
Her gün bir kürek toprak atıyorsun.
Bir gün daha geçiyor…
Bir kürek daha…
Bir kürek daha…
Ve o mezar,
bir gün mutlaka dolacak.
Mesele mezarın ne zaman dolacağı değil…
Mesele,
o güne kadar
kaç kez gerçekten güldüğün,
kaç kişiyi gerçekten sevdiğin,
kaç gönle dokunduğun,
kaç insanın hayatında güzel bir iz bıraktığın
ve en önemlisi,
kendi hayatını gerçekten yaşayıp yaşamadığındır.
Çünkü sonunda
geriye ne ev kalacak,
ne araba,
ne para,
ne de makam…
Geriye yalnızca
yaşadığın anlar,
sevdiğin insanlar
ve bıraktığın izler kalacak.
Belki de hayatın en büyük sırrı şudur:
Mezarını kazmayı durduramazsın.
Ama o mezara doğru yürürken
hayatı ıskalamamayı seçebilirsin.
Bugün hâlâ vaktin varsa,
yaşa.
Bugün hâlâ söyleyecek sözün varsa,
söyle.
Bugün hâlâ sarılacak bir insanın varsa,
sarıl.
Çünkü yarın,
sana ait olduğuna dair
kimsenin garantisi yok.
Ve unutma…
Her gün mezarını kazıyorsun.
Ama her gün,
hayatına bir anlam da katabilirsin.
Toprak çoğalıyor olabilir…
Ömür azalıyor olabilir…
Fakat nefes aldığın sürece
hikâyenin son cümlesi
henüz yazılmadı.