Ötekileştirmenin, ayrımcılığın ve hatta nefretin zeminini hazırlayan yaygın bir hastalığımız var ki neredeyse hepimizde mevcut. Adına etiketlemek, damgalamak, mimlemek veya yaftalamak denilen bu hastalık yüzünden milyonlarca insan benliğini kaybetmekte ve kim olduğunu unutmakta...
Etiketlemek, yaptığı herhangi bir icraatla ya da bir özelliği ile mimlenen kişinin daha sonra hep o olayla anılmasıdır.
...
Sonuç mu?
Empatiyi öldüren, diyaloğu engelleyen, huzur ve barışı tehdit eden toplumsal bir ayrışma...
Etiketlemenin olduğu yerde gerçeklik ortadan kalkar. İnsanlar bir kez etiketlendilermi artık tüm davranışları o etiket üzerinden değerlendirilmeye başlar. Bu illet insana öyle bir yapışır ki bazen kişinin bütün sülalesine sirayet eder ve hatta çocuklarına bile miras kalır...
Etiketlemenin en kötü yanı toptancılık yapmaktır. Bir başka deyişle, etiketlenen insandaki iyi ya da kötü bir özelliğin o kişinin yakınlarında da var olduğuna inanmaktır. Oysa her insan ayrı bir alemdir ve herkes farklı bir varlık olarak değerlendirilmeyi hak eder. Unutulmamalıdır ki her şeyin değiştiği bu dünyada insan da değişir. Bu açıdan bakıldığında, etiketleme bir anlamda kul hakkına müdahaledir...
Şimdi biraz da öz eleştiri yapalım;
Ukrayna denilince fuhuş, Arap denilince yobaz, İtalya denilince yakışıklı erkekler, Japon denilince zeki insanları aklına getirmeyen kaç kişiyiz?
Tuttuğumuz takımı sütten çıkmış ak kaşık görüp ezeli rakiplerimizi şikeci, FETÖ'cü, ahlaksız, sahtekar gibi çirkin sıfatlarla saldırmıyor muyuz?
A partisinden olanlar B partisinden olanlara, B partisinden olanlar da A partisinden olanlara hain, hırsız, yobaz, yalancı, küfürbaz ve rüşvetçi gibi sıfatlarla suçlamıyorlar mı?
...
Görevini yapmak isteyen polislere faşist, hakkını arayan öğrencilere anarşist damgası yapıştıranlarımız yok mu?
...
Namaz kılana dinci ve yobaz kılmayana da dinsiz etiketini yapıştıranlar az mı?
...
Unutulmaması gerekir ki herhangi bir kişiyi etiketlemekle o kişiyi anlamaktan, sorunlarını çözmekten ve sevmekten vazgeçmiş oluruz. Artık o aşamadan sonra kendi aklımız, sezgimiz, gözlemimiz ve vicdanımızla değil, ne yazık ki başkalarının bize taktığı gözlükle ve filtreleyerek bakmaya başlarız.
...
Akılda tutulması gereken önemli bir husus ise etiketlemenin sadece negatif manada değil pozitif manada da olabileceğidir. İster negatif olsun ister pozitif, bir insana vurulan herhangi bir etiket o insanın özgürlüğüne vurulan koskoca bir prangadır...
Etiketlemedeki en büyük tehlikelerden biri, zihnin o etiketi davranışa dönüştürme istidadıdır. İnsanlar kendilerine vurulan etiketi farkında olmadan içselleştirir ve davranışları da zamanla o yönde değişmeye başlar.
...
etiketlemek sevginin önündeki en büyük engellerden biri olup, sevgiyi koşullu hale getirir.
Oysa ki gerçek sevgi koşulsuzdur ve kalpten kalbe giden yol ne kimlik kartıyla ne soyadıyla ne de herhangi bir sıfatla ilişkilidir...
Sosyalojik, psikolojik ve toplumsal boyutta olumsuz sonuçları olan, kişilerde ve toplumda derin yaralar açan söz konusu hastalığı ortadan kaldırmak veya en aza indirmek için yapmamız gereken en temel şey, empatiyi içeren bilinçli davranışlar sergilemektir.
İlk defa karşılaştığımız bir insan ya da durum hakkında söz söyleyip değerlendirme yaparken asla acele etmemek lazımdır. İnsanları ırka, cinsiyete, tutulan takıma, bitirilen okula, kıyafete, parmaktaki yüzüğe yada bıyığa bakarak değerlendirmek ancak sığ kafaların sergileyebilecekleri türden cahilce davranışlardır.
Şucu-bucu demek yerine, “önce insan” mottosu ile hareket etmek ve yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek en doğru davranış biçimidir...
Son söz Aşık Veysel'den gelsin;
Beni hor görme kardaşım,
Sen altınsın ben tunç muyum,
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben sac mıyım...