Ne güzel bir cümle değil mi?
İnsanın içine umut serpiyor. Sanki herkesin yüzünde tebessüm olduğu, kimsenin kimseye kırılmadığı bir dünya hayal ettiriyor. Oysa bugün insanlar aynı sokakta yürüyüp birbirinden habersiz, aynı sofraya oturup birbirine yabancı olmuş durumda. Kimisi ekmek derdinde, kimisi sevgi hasretinde… Ama yine de insan, içinin en derin yerinde bir gün her şeyin güzel olacağına inanmak istiyor.
Hayat bayram olsa;
bir annenin gözyaşı sessizce yastığa düşmese…
Bir baba evladına mahcup olmasa…
Çocuklar savaş sesleriyle değil, kahkahalarla büyüse…
Kimse kimsenin kalbini kırmasa…
İnsanlar birbirinin açığını değil, yarasını görse…
Çünkü bu dünyada en büyük eksiklik sevgi değil aslında; anlayış eksikliği…
Herkes konuşuyor ama kimse kimsenin içini duymuyor.
Bir insan gülerken bile içinde fırtınalar kopabiliyor.
Kimisi geceleri sessizce ağlıyor,
kimisi “İyiyim” diyerek kendi yarasını saklıyor.
Kalabalıkların içinde kaybolmuş, bir “Nasılsın?” sözüne bile hasret kalmış insanlar var.
Oysa hayat bayram olsa, insanlar birbirinin sessizliğini bile anlayabilirdi.
Kimse geçmişin yüküyle ezilmezdi…
Bir hata yüzünden ömür boyu yargılanmazdı insanlar.
Affetmek büyüklük olurdu, unutmak değil…
İnsanlar birbirine ikinci bir şans vermeyi öğrenirdi.
Şimdi bakıyorum da;
herkesin dilinde mutluluk var ama yüreğinde yorgunluk…
İnsanlar güçlü görünmek için içindeki kırılmış çocuğu saklıyor.
Oysa bazen bir insanı yaşatmak için büyük şeyler gerekmez;
biraz değer vermek, bir sıcak söz, samimi bir omuz yeterlidir.
Hayat bayram olsa;
yaşlılar kapı önlerinde yalnız oturmazdı…
Bir mezar taşının başında “Keşke” diye ağlayanlar azalırdı…
İnsanlar sevdiklerinin kıymetini onları kaybetmeden bilirdi…
Sarılmalar daha içten olur, vedalar bu kadar ağır olmazdı…
Çocuklar büyümek için acele etmezdi…
Gençler hayallerini yarım bırakmazdı…
Bir işçinin alın teri görmezden gelinmezdi…
Bir annenin fedakârlığı unutulmaz, bir babanın sessiz çırpınışı fark edilirdi…
Ve hiçbir insan, sevdiği halde sevdiğine kavuşamamanın acısıyla yaşamazdı.
Bir düşün…
Kimsenin kimseyi küçümsemediği bir dünya…
Fakirin utanmadığı, zenginin kibirlenmediği bir hayat…
İnsanların makamıyla değil, merhametiyle değer gördüğü bir düzen…
Belki o zaman dünya bu kadar yorulmazdı.
Belki o zaman şarkılar daha başka söylenirdi.
Bağlamanın sesi hüzün değil umut taşırdı.
Keman ağlamak yerine insanın içine huzur işlerdi.
Şiirler ayrılığı değil, kavuşmayı anlatırdı.
Pencerelerden kavga değil, türkü sesleri yükselirdi.
Çocuklar korkuyla değil, umutla uyurdu.
Sabahlar insanın içine yük değil, yaşama sevinci bırakırdı.
Ve o bayram öyle bir bayram olurdu ki…
Kapılar korkudan kilitlenmezdi.
İnsanlar birbirine şüpheyle değil, güvenle bakardı.
Bir lokma ekmek paylaşılırken kimse eksildiğini düşünmezdi.
Çünkü paylaşmanın bereket olduğunu herkes anlardı.
Ama yine de umut etmek lazım…
Çünkü umut, karanlıkta yanan son kandildir.
İnsan bazen sadece bir umutla ayakta kalır.
“Bir gün güzel olacak” diyerek yaşar.
Ve ben inanıyorum…
Bir gün insanlar paranın değil kalbin değerini anlayacak.
Bir gün gösteriş değil samimiyet kazanacak.
Bir gün “Ben” diyenler azalacak, “Biz” diyenler çoğalacak.
Belki biz dünyayı bir anda değiştiremeyiz…
Ama bir insanın kalbine dokunabiliriz.
Bir yetimin başını okşayabilir,
bir yaşlının duasını alabilir,
bir kırgın gönlü yeniden hayata bağlayabiliriz.
İşte gerçek bayram da belki budur…
Bir insanın içindeki karanlığı biraz olsun aydınlatabilmek…
Ve günün birinde insanlar bunu öğrendiğinde;
ne savaşlar kalacak, ne kin, ne de ayrılıkların ağır yükü…
Gökyüzü aynı gökyüzü olacak belki ama insanlar değişecek.
Ve dünya ilk kez gerçekten bayram olsa.